Nebi'nin Huzurunda
Geliyorum ışığınla nurlanmış Medine'ye, Yüce Rabbin katındaki en büyük hazineye. Seninle olmuştu Yesrib medeniyet beşiği, Gariplere melce olmuştu kapının eşiği. Hayatın boyunca hep ümmetini hatırladın, Gözyaşların kurudu da yerine kan ağladın. Sen buradayken kalmadı çekmediğin sıkıntı, Mukaddes davanın yerinde var şimdi yıkıntı. Utandım gelip yanına, yüz sürmeye kapına, Çünkü mücrimiz, hakkımız yok çıkmaya katına. Bekledim sevgin içimde kor oluncaya kadar, Ama Sen’i anlamak ne mümkün? İdrakim çok dar. Namazı kılınca içinde ravza-i Cennet'in, Adeta açıldı bana kapıları rahmetin. Seni selamlayabilmek her vaktin akabinde, Silinmez bir iz bırakır duyanların kalbinde. Duyarsın huzuruna gelip selam verenleri, Hayatı boyunca hiç durmadan gül derenleri. Şaşırmıştım bir an divanında, acep neylesem? Dertlerimi yüce huzurunda nasıl söylesem? Ümmetinin çektiği şu ızdırapları bir dinle, Kubbenin altında onlar için bir daha inle. Önünde başımı eğdim kalbimin üzerine, Sanki dokunmuş gibi olmuştu tenim tenine. Senin anlayışında var misafirlere ikram, İhsan almadan buradan ayrılmak bana haram. Kur'an dedi sana, “Mü’minlere şefkatini ger, Sana verilenleri onların önlerine ser.” Kıyamete dek tasarruf hakkı verilmiş Sana, Kaç oldu geldim buraya, hiç görünmedin bana. Haydi Yüce Sultan, gel otur gönlümün tahtına, Uzat elini, tut elimden; bak düştüm bahtınaç Defalarca anlattılar el uzattıklarını, Onların onu öpüp başa koyduklarınıç İmam-ı Azam gibi bekledim Sen’den bir davet, N'olursun bu fakire görünerek inayet et! Ya dostun Bilal'e Şam'dayken yaptığın davetin? Rüya değildi o, ta kendisiydi hakikatin. Şefaatçi yaptım tüm selam gönderdiklerini, “Davamızı onlara bıraktık” dediklerini. Hepsini yaptım bunların, açılmadı kapılar, Her sefer gördüğüm demirden ve betondan yapılar. Ah Efendim ümmetine bitmeyen şefkatin var, Neden beni hasretle ağlatıyorsun bu kadar? Biliyorum liyakatim yok asla hiçbir şeye, Hakkım yok bu konuda Sana söz söylemeye. Saydım az önce Sana gerçek dostun olanları, Onlar gibi değilim ama sevdim ben onları. O mübarek zevat hatırına kaldır perdeyi, Kaldır da sevindir kapına gelen şu bendeyi. Duyman için dualar yaptım kabrinin yanında, Cuma günü geldiğinde o mübarek ravzanda. Kabuldür vakt-i icabede yapılan dualar, Sana bizzat ulaşır cumadaki salavatlar. Söylenmez ki ravzanda o anda hissettiklerim, Yazılmaz ki gözyaşlarıyla o an söylediklerim. Başını kaldır bir bak, karar verdik nelere, Namını duyurmak güneş doğup batan her yere. Bunu yapabilmek için bizi yalnız bırakma, Ümmetini hem dünyada hem de ukbada yakma. Davan adına hiç kalmamışsa taş üstünde taş, Dönmeyeceğiz bu yoldan versek de binlerce baş. İman adına dünyada yakalandı bir rüzgar, Bundan sonra önümüzde güzel günler var. Neler söylemiştim Sen biliyorsun, neler neler... Gözlerimden akan yaşlarla bekledim her sefer. Yalvardım, açmadın kapıları şu ana kadar, Bize düşen beklemek vuslat için başka bahar. Örnek aldım aşkın için yanıp kavrulanları, Her şeyini terk edip yanına taşınanları. Bekleyeceğiz sonsuza kadar hep sadakatle, Mutlaka kucaklaşacağız bir gün hakikatle. Veli der “İrşad oldum bir kedinin inadına, Sabırla bekler erinceye kadar muradına” Başka yere gitsek de olacağız hep kapında, Kabul görünceye kadar Senin yüce katında. Ayrılmak ne zor zevkinden sonra selamlaşmanın, İçimizi yakar üzüntüsü vedalaşmanın. Yerler ve gökler şahit olsun Sana olan ahdim, İşte yüreğim, ediyorum onu Sana takdim. Kubbe-i hadrandan ayrılırken gözlerim yaşlı, Aşacağımız Akabeler var, yolları taşlı. Bedenen ayrılsam dahi hep Senin yanındayım, Son nefesime kadar manevi huzurundayım.
Mustafa Arslan
|