E-posta

Yavuz'la Hasbihal

Niyazi Şanlı, Sızıntı, Temmuz 2007
MP3 olarak dinlemek ister misiniz?


ImageHer hafta tarihî bir camiyi ziyaret etmeyi plânlamıştım. Bu hafta sıra Yavuz Selim Camii’ndeydi.
Camiye giderken Yavuz’un dedesi Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin yanından geçtim. Ona selâm verdim. Kendimden utandım. Yirmi bir yaşında Efendimiz’in (sas) müjdesine mazhar olan Koca Sultan’ın yanına girmeye utandım. “Hangi yüzle geldin?” derse ne diyecektim?

“Dünya bir padişaha kifâyet edecek kadar vasî (geniş) değil.” meydan okumasında bulunan Hz. Yavuz’un huzuruna, Haliç’ten gelen yaz esintileri eşliğinde vardım. “Himmet!” dedim. “Gayret!” cevabını verdi. “Üç asırlık yıkılmışlığımıza bir çare!” deyince; O: “Önce kalbini düzelt!” dedi ve devam etti: “Dünya devletlerinin, bel kırıp boyun bükerek emrine âmâde olmasını istiyorsun; kendine gelip miskinliği üzerinden atmadan, şahlanıp bir Fatih ve Yavuz kesilmeden, bu nasıl olacak ki...!”

“Yıllarca yağmur düşmeyen bir çölü nasıl geçtin?” sualime; “Önce kalbimdeki çölleri gülzâra çevirdim.” diyerek mukabelede bulundu. “Efendimiz (sas) çölde sana rehberlik etti mi?” diye sorunca Onun: “Sadece çölde değil; hayatımın her saniyesinde mihmandârımdı.” şeklindeki cevabı beni şaşırtmadı. Seferden dönerken “Divan Yolu’nu kullanmak yerine, gizlice İstanbul’a girdiğini öğrendim tarih kitaplarından.” deyince, “Allah biliyor ya! Biz her dâim Hak’la beraberiz. Başkasının bilmesine ne hacet?” dedi. Kabri başında hem dua ettim, hem de derin bir tefekküre daldım. Asırlar öncesinden günümüze kadar ulaşan çamurlu kaftanın üzerine iki damla gözyaşı akıtmak istedim. Elinden tuttuğum kızıma, çamurlu kaftanın hikâyesini anlattım. Türbenin mânevî havasından istifade ettim. İçimden; “Zenbilli Ali Efendi’nin atının ayağından sıçrayan çamur olsaydım keşke! Hiç olmazsa Yavuz gibi bir padişahın eteklerine yapışmış olurdum.” dedim, O: “Bütün âlemlerin Padişahı ve Yaratıcısı’ndan başkasına boyun eğme. Öyle bir reisin ismini al ki, hem bu dünyada hem de öbür dünyada sırtın yere gelmesin.” dedi.

“Şiir” dedim; türbenin duvarlarında Hazreti Yavuz’un yazdığı şiirleri görünce. “Gönül işi.” dedi. “O’na âşıksan kalbine ilhamlarını bahşedecektir.” “Bu kadar işin arasında, ülkeden ülkeye, fetihten fetihe koşarken şiire nasıl vakit bulabildin?” dedim. “Eğer gönül dünyan zengin değilse, içindeki fethi ve derinleşmeyi tamamlayamamışsan nâfile... Dışa yapılan fetihlerin içe uzanan kökleri olmazsa tökezlersin.” dedi. Onun hiddetli ve celâlli yüzünün altında şefkatli, merhametli, yumuşacık bir kalb gördüm. Ruhu billurlaşıp incelmemiş, kalbinde aşkın ilhamları olmayanlar şiir yazamazlar çünkü. Sonra şu şiiri kulaklarıma fısıldadı: 
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur,
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur,
Sâdıkâne belki ol cihanda serdâr olur,
Yâr olur ağyâr olur serdâr olur dildâr olur...”
 
Mânevî feyizlerini kalbimde hissettiğimde türbede tuhaf bir utangaçlık, derin bir hürmet, büyük bir iftihar ve hizmet şevki ile dolup taştım. Benimkisi bu dünyadan göçüp gidenlerden medet ummak değildi esasen. Ancak öyle büyük zâtlar vardır ki, vefat etmiş olsalar bile, geride bıraktıkları eserler ve yaşadıkları hayat ile bizlere mihmandârlık edebilirler. Haddizatında mânevî tasarrufları da devam edebilir. Hz. Yavuz’un tasarrufunun devam ettiğine inananlardanım.

Ruhuna Fatiha okuyup oradan ayrılmadan evvel “Benim de sana diyeceklerim var.” dedim. Cihan padişahı söyleyeceklerimi biliyormuşçasına tebessüm etti. Ben de bundan cesaret alarak türbenin baş tarafına geçip; “Sen bir zamanlar çölleri gülzâra çevirmiştin. Dünyayı iki padişaha çok görmüştün. Şimdi yolundan giden, senin ruhunu taşıyan öyle bir nesil yetişti ki; dünyanın dört bir tarafına arkalarına bakmadan dağıldılar. İnsanların kalblerindeki çölleri bahara çeviriyorlar. Senin bir zamanlar dünyanın her yerinde dalgalandırmak istediğin bayrağı, senden ve senin gibilerden aldıkları ilhamlarla dalgalandırıyorlar. Gönlünüz rahat olsun. Kabirlerinizde rahat edin.” dedim.

Yüzündeki tebessüm devam ediyordu. “Kabrimizdeki cennete açılan pencerelerden sizleri görüyoruz. Ruhumuz, gönlümüz sizlerle. Yaptığınız işlerden haberimiz var. Hepimiz sizin hizmetlerinizi alkışlıyoruz. Siz dünyanın dört bir tarafına göç ettikçe, bizim de kabirlerimiz aydınlanıyor. Kimseye gönül koymadan, kırılmadan, yollarda dökülmeden hak bildiğiniz yolda yürümeye devam edin.” dedi.

Kalbimde ümit ve hüzün iç içeydi, türbeden ağır adımlarla “Ruhun şâd olsun!” diyerek ayrıldım.
 
 
Okunma: 687
Yorumlar (2)Add Comment
utanma hissi
yazan Mustafa, Şubat 11, 2008
Allah cc razı olsun,bu güzel paylaşım için
Tevafuk bu sanırım,bende Fatih Sultan Mehmet Hanın türbesine girebilmek için uzunca bir nefs mücadelesi ve muhasebesi yaptıktan sonra utana sıkıla oraya girebilmiştim,çok değil sadece birkaç dakikalık bir kıyaslama dahi ecdadımızla ve onların manevi iklimi ile aramızdaki uçurumu gözler önüne sermeye yetmişti,utanarak girdiğim türbeden ,daha beter bir utanma hissi ile çıkmıştım.
argo rapor et
eksi oy
artı oy
Verilen oy: +2
...
yazan gökhan, Temmuz 29, 2009
ALLAH HEPİMİZE KELAMINI YAYMA VE ÖĞRETME FIRSATI VERSİN , İNANANLARIN GAYESİ BU OLMALI HOŞGÖRÜ İLE.
argo rapor et
eksi oy
artı oy
Verilen oy: +0

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

 ListeNur.de - islami siteler listesi