Peki Hiç Evliyâ Gördünüz mü? Musa Hûb, fgulen.com 13.02.2008 Eğitim Hizmetlerine Sahip Çıkmak Ne Demektir?11. Ahirzaman Evliyalarını Yetiştirmektir; Velayet Sırrına Mazhariyettir "Günahlarına kefâret arayan, hizmet etsin. Allah katında velâyet isteyen, o da hizmet etsin." mealinde bir söz sarfetmişti: Günahlarının derdinde olan, kurtuluşunu millete hizmette arasın. Hakk'ın evliyası olmak isteyen, yolunu halka hizmette arasın… Bu sözler bir mücrim mahkûmun kulaklarından içeri girerken, adeta ebedî berâet fermanı müjdesi gibi kalbinde inşiraha dönüşmüştü; gerilimli hisleri rahatlamış, daralmış vicdanı derin bir saadete kendini salmıştı. Çıkmaz sokakta birden çıkar yol gözükmüştü. Yüzü yerde, gözleri günahlarında olanından, gözleri ufka bakanına kadar herkesin muradını vadeden bir küllî hayır güzergâhı açılmış duruyordu, taliplerine ise sadece düz yolda yürümek kalıyordu.
Hiç şüphesiz halka hizmetlerin en hayırlısı, onların imanına, irfanına, ahlakına, terbiye ve ıslahına hizmettir. İman merkezli hizmet eksenindeki güzellikler saymakla bitmez. Uhrevî cihetindeki iki ana netice: mağfiret ve velayet. İlim talebesine denizdeki balıklara varıncaya kadar bütün varlık dua ve istiğfarda bulunuyorlarsa şayet, hiç şüphesiz ilim ve irfanla insanlığın eğitimine adanmışların –hasbelkader- günahları da yollarda dökülüp kalır, onlar geçer giderler, aşar geçerler. Öyle ki kendilerini birer müznib bilirlerken, mânâ âleminde birer veli olurlar da, farkına bile vardırılmazlar, tâ haşre dek. Hani der ya büyük Üstad: Allah'ın bazı kullara en büyük ihsanı, ihsanını ihsas ettirmemesidir. Kendisinden dinleyelim: "Ehemmiyetli bir ihsan-ı İlâhî, ihsanını, enâniyetini bırakmayana ihsas etmemektir, tâ ucub ve gurura girmesin. Kardeşlerim! Bu hakikate binaen, hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zatlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi, âmi adamlar görür ve der: "Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?" diyerek, dost ise inkisâr-ı hayâle uğrar, muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur." [Nursî, Şuâlar, 13. Şuâ - s.1008]. Evet, yapılanların büyüklüğü ve vesilelerin küçüklüğü karşısındaki bu muvazenesizlik, bazı hasım akılları başlarından alıyor ve muvazenesiz muvazesiniz konuşturuyor ama, bazı münsiflerin de akıllarını başlarına getiriyor ve "Bu, Allah'ın işi! Kudret, hikmet burcunda tecelli etmiş, hikmet kudret burcunda tecelli etmiş; birlikte şu ince, narin, zarif insanların eliyle zaman bezi üstüne bir ikindi kaneviçesi işlemişler." dedirtiyor. İçinde bulunduğu çağın fesadına bakarak "Ahirzamanda bid'aların revacı hengamında, ehl-i iman ve takvadan bir kısım suleha, Sahabe derecesinde olabilir." [Sözler, s.488-489] diyen Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, aradığını çağdaşlarında bulamayınca, yüzünü hâlden istikbale döndürmüş, "Şu günahkâr millete, birden bire on binler evliya inkişaf ve tezahür etse, az bir mükâfat değildir." [Hutbe-i Şâmiye - s.1982] intizâr duasında bulunmuş ve "İstikbalde bir ışık var; bir nur görüyorum…" [Sünûhât] demiştir. Nihayet istikbal Risale-i Nur'la hâle gelmiş, nesl-i âtî nurun etrafında hâlelenmiştir. Günahkâr milletin içerisinden tevbe-i nasûha muvaffakiyetli ve salâhate liyakatli olanlara gün doğmuştur. "Napalım, nedeyim?" derken, birden bire Hızır'ı kapılarında hazır buluvermişlerdir, Hakk'a Hizmet Hızırı'nı! Ve onlar da meçhul evliyalara karışıp gitmişlerdir… Esmâ ve sıfâttan cins cins matiyyeler üzerinde. "Rıza yolunu tutanlar Allah'ın huzurunda derece derecedirler." [Âl-i İmran 3/163] buyurmuş Huzur'un Sahibi. Evliya da bölük bölük. Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri'nin (v.889/1484) o meşhur tasnifiyle: Dört çeşit evliya bulunur. 1. Veli olduğunu kendisi bilir, halk da bilir. Bunlar ehassü'l-havâss mürşitlerdir. 2. Veli olduğunu kendisi bilir, halk bilmez. Bâzı âlimler ve abdâllardır. 3. Veli olduğunu halk bilir, kendisi bilmez. 4. Veli olduğunu ne kendi bilir, ne de halk bilir. Bunlar da has'lardır. [Rûmî, Müzekki'n-Nüfûs s.300]. Mahşerde amel sandukasından bir velayet de kendisine çıkınca, kendi de şaşırır, halk da şarır. Kendini eşkıya bilirken, evliya çıkırvermekle iki kat sevindirilir. İşte dünyanın yedi kıtasında, hayatın bütün katmanlarında şu veya bu şekilde milletine-memleketine, dinine-diyanetine, ve bütün bir insaniyete eğitim hizmeti sunanlar, kendilerini bilmeseler de, hatta beşer, şaşarlık vasfıyla şaşırıp bilmese de, hesap gününde amel sandıklarından günah paketi çıkacak diye tir tir titrerken, birden mağfiret paketi içinde bir velayet pâyesi çıkınca, kendileri de şaşırır, halk da şaşırır. Bu enaniyet asrının egoist insanlarına hizmet götürürken, yolda kendi nefsini de ıslaha çalışan bu adanmış yolcuları enaniyet ve ucbdan cebr-i lutfî ile muhafaza eden Allah Teâlâ, Kur'an'ındaki ve Rasulü'nün dilindeki müjdesine sâdıku'l-va'ddir. Devrindeki en büyük insanın kim olduğu sorulunca, Cüneyd-i Bağdadi'nin "Bir demirci ustasıdır. Bu makama da insanlığın imanının ıstırabını yaşaması ile ulaşmıştır." cevabı boşuna değildir. Üstad Bediüzzaman'ın ve has talebelerinin hayatında fiilen yaşanılan ve muhteşem eseri Risale-i Nur Külliyatı'nda lafzen ifadesini bulan o büyük dava! O davayı devralan Büyük Çilekeş ve haslar dâiresi'nin hiç değişmeyen merkezî hareket noktası: insanlığın hidayetine vesile olma mefkûresi! Geleneksel velâyet yollarının hemen hepsine ait zaman-mekan üstü hakikatleri de ihtiva eden Kur'ânî güzergâh, velâyet-i Kübrâ şehrâhı. İmam-ı Rabbânî, Mektubat'ında hakikati göstermiş: "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır. Hakâik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvâk ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim… Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır." Bu nakli temel yapan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, hem kendisinin, hem de halkın bildiği o imanı kurtarma vazifesini ve neticesini bütün velayetlerin üstünde görmüş ve şöyle demiştir: "Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî ve Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur… Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur'ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar." [Nursî, Mektubat, 5. Mektup - s.355].
Bütün suhuf-u semâviye ve kütüb-ü mukaddesenin, bütün peygamberlerin ve peygamber vârisi âlimlerin kulluklarının özlerini ihtiva eden Kur'an-ı Kerim ve ehlullahın dualarının üsâresini içeren Mecmuatü'l-Ahzab'tan başka yanında kitap bulundurmayan vâris-i hak Üstad Bediüzzaman'ın ortaya koyduğu gibi: Küfrün cemaat halinde saldırılarına karşılık imanın cemaat halinde müdafaa yapmak durumunda kaldığı ahir zamanda ferd-i ferîdlerin yerlerini cemaat-i İslâmiyelerin şahs-ı mânevîleri almış ve bu ictimâî değişim-dönüşümler devr-i dâimîsinde ferdî velâyetler de cemaat velayetlerine terk-i mevkii etmiş, tereccüh etmiştir. Çünkü "zaman cemaat zamanıdır." M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin o enfes ifadesiyle, artık "örfâne velâyeti" hükümfermâ olacaktır. Vakit, "Kalbin Zümrüt Tepeleri"nde "Şahs-ı Manevî Velâyeti"yle terakki ve inkişaf etme vaktidir. Kendisinden okuyalım: "Aslında mü'min bir cemaat, velâyeti temsil eder. Hususiyle bencilliğin ve enâniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih mü'minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder. Her mü'min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre, o kutbiyet ve gavsiyette pay sahibi olur. Bir topluluğa gavsiyet bahşedilse de, bir şahıs diğer inananlarla aynı duygu ve düşüncede değilse, arkadaşları arasında kendini onlardan herhangi bir insan olarak görmüyorsa; o, şahs-ı mânevîye bahşedilen lütuflardan bir nefer kadar dahi istifade edemez. Her ferdin tek tek, toplumla hakikî mânâda bütünleşmesi, kalbinin diğerleriyle beraber atması, başkalarının heyecanlarını yaşaması, dertleriyle müteellim olması, kendisi aç kalsa da diğerlerini doyurma gayreti içinde bulunması lâzımdır. Fertleri bu şekilde birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale'de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir… Bir veli bütün mazhariyetlere sahip olabilir. Fakat o velinin de toplulukla bütünleşmesi, diğer insanlarla uyum içinde yaşaması lâzımdır… Fikirleri kabul edilmiyorsa bile yine heyetle bütünlüğünü sımsıkı devam ettirmektir. Makul fikirlerini, fırsat bulunca tekrar anlatabilir. Hüsn-ü kabul görmezse, bir nefer gibi, yine onlarla beraber yoluna devam eder. Rüya ve yakazalarda görülen müjdeler de şahıslarla değil, çoğunlukla şahs-ı mânevîyle alâkalıdır. Mesela, "İnsanlığın İftihar Tablosu" sizden bir arkadaşa gelir, iltifat eder. Bu rüyada ya da yakazada olabilir. Aslında o iltifat topluluğa aittir. Hani bir komutan birinci taburun birinci bölüğünün birinci mangasından bir tane erin elini tutar, "Arkadaşlar, hepiniz namına bunun elini sıkıyorum" der ve herkes, elinin içinde komutanlarının elinin sıcaklığını hisseder. Aynen öyle de, rüyadaki iltifat da şahsa değil, şahs-ı mânevîye aittir. Şu kadar var ki, iltifatlar genelde, o topluluğun içinde kendi nefsini arkadaşları arasında fânî kılan, artık nefsi hesabına değil de o topluluk için yaşayan fedakârlar eliyle geliyor olabilir. Evet, kat'iyen bilinmelidir ki; bu asırda şahıs yok, şahs-ı mânevî vardır. Velâyet varsa şahs-ı mânevînin, kutbiyet varsa yine şahs-ı mânevînindir… Çünkü bu işte şahıs yoktur, neferlik vardır... Üstad'ın "Said yok…" dediği gibi; rıza-yı ilâhîye koştuğumuz bu yolda nefislerin, enâniyetlerin, hevâ ve heveslerin dili yoktur; yalnızca hakikat konuşmaktadır. Kimin ne haddi var ki "ben" desin, tevhid davasında şirke girsin!... Velâyet talebinde bulunmak bile O'nunla olan münasebetimize olumsuz tesir eder. Bizim duygu ve niyazımız "Senin sürekli teveccüh buyurduğun ümmî, âciz, zavallı, fakir, muhtaç ve fakat sana müştak bir abd eyle" şeklinde olmalıdır. Şu kısacık ömrümüzde, şahsımızın bilinmesi, iyi olarak tanınması ve böylece bize hürmet edilmesi şeklinde gayeler taşımak ya da dünya nimetlerinden istifade etme türünden bazı sevdalar ardına düşmek Rabb'e karşı çok büyük bir ayıptır. Onu anlatmak ve dinimizin i'lâsına çalışmak gibi bir kulluk vazifemiz varken dünyevî başka hedefler edinmek Allah'a karşı vefasızlıktır." [Kırık Testi, 1/122-127]
Esasen keşf ü keramet, tıpkı mucizelerde olduğu gibi, dâhildekilerin kalplerini takviye ve tesbît, hâriçtekileri de halkaya ilhak vesilesi olması için verilir. Eğitime adanmışların keşf ü kerameti de daire içinde şahısların gönül itmi'manı suretinde niteliksel bir çoğalma olarak tezahür ederken, daire dışında ise şahs-ı mânevîye niceliksel bir katılım olarak tecelli eder. Hiç şüphe yok ki: Bu adanmışlık hareketine katılanların sayısal çokluğu, hareketin şahs-ı manevîsinin bir kerametidir, feyz ü bereketidir. Ne olursa olsun, eğitim ve öğretime adanmış bu insanlar, üzerlerinde tecelli eden keşfü kerametleri kendilerinden bilmezler; o kabîl hariküladelikleri de nefisleri susturmak veya ruhları şevke getirmek için verilmiş "şekerleme" kabul eder, kendi çocukluklarına verirler; çocuklar gibi şeker talebinden de haya ederler. Onlar ki sustuğunda evliya gibidirler, konuştuğunda ulema gibidirler ve yolda sıradan birer insan gibi görünürler. Çünkü onların içinde evliyanın dört çeşidi de vardır. Nasıldı? Evliya olduğunu kendi bilir, halk da bilir; kendi bilir, halk bilmez; kendi bilmez, halk bilir; ne kendi bilir, ne halk bilir, yalnızca Hak bilir. İşin doğrusu: Onlar öyle güzel kimselerdir ki, belki şu iman ve amel fakirinin pejmürde satırlarını bile okurken bazıları itibariyle rahatsız olurlar, ne gerek var böyle yaptığımız işi nazara vermeye, verirken gayr-i iradî de olsa kendimizi fark ettirmeye diyerek sahnede hayalen görünmekten bile haya ederler, görünmenin hayaline bile istiğfar çekerler. Şimdi desem ki: "Yeryüzünün adı-sanı bilinmeyen diyarlarında, buzulların arkasında yahut ekvatorun göbeğindeki çöllerde, olmadı ormanların derinliklerinde mahsur kalmış, Allah'tan imdad bekleyen muzdar insanlara sıcak demeden, soğuk demeden ulaşan, donma, yanma, hapsedilme veya öldürülme korkusuna kapılmadan yardıma koşan.. başkaları için yaşarken kendi kulluğunu da unutmayan, tesbihatlarıyla beraber beşvakit farz namazlarını, teheccüt, ebvâbin, kuşluk ve diğer nâfile ibadetleri yerine getiren, pazartesi-Perşembe oruç tutan, ellerinde Mecmuâtü'l-Ed'iyye ve el-Kulûbu'd-Dâria kitapları, Peygamber Efendimiz'in, Sahabe'nin ve büyük İslam evliyâsının dualarıyla "Hakk'a Yakaran Gönüller"… insanlığı din, dil, ırk farkı gözetmeksizin bütünüyle eğitebilme faaliyetlerinde karşılaştıkları meşakkatler ve geçilmez gibi gözüken geçitler karşısında, moral desteğe ihtiyaçları olduğu hengâmlarda binlerce kez rüyalarında veya yakaza hâlinde Rasulullah'ı görmüş; O'ndan takdir, tebcil, tavsiye, teşvik ve teşekkür almış, yer yer ruhaniyetiyle açıktan bile yönlendirilmişken.. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Aşere-i Mübeşşere, Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud ve Ashâb-ı Rıdvan radıyallâhü anhüm'ün ruhaniyetiyle, İmam-ı Azam, Hasan Basrî, Mevlana Celâleddin Rumî, Abdülkadir Geylânî ve Bediüzzaman Said Nursî rahimehümullah gibi ulemâ ve evliyanın ruhaniyetleriyle tebcil, tebşir, te'yid ve takviye edilmiş iken.. hâlâ böyle bir "Eğitim Gönüllüleri"nin şahsiyet-i maneviye-i kutsiyesi de şayet ahirzamanın evliyası olamamış ise…" Cümleyi bitirmeye lüzum yok. Onlar bu sözlerden dahi utanırlar da, ayıp olmasın diye sabrederler; sabırla okurlar veya dinlerler; bir taraftan da içten içe o kutsilere layık biri olamadıkları için telehhüf ve teessüfle muhasebeye çekilirler. Bu manevî makama nasıl eriştiğini sorana ölüm döşeğinde "Allah'ın bir kula en büyük ihsanı, ona hatalarını göstermesidir." diyerek sırrını ifşa eden Rabiatü'l-Adeviye misali, fücûru da takvâyı da bilip gördüğü halde hala hatalarını terk edemeyen nefsim! Velâyet ağzına bile yakışmıyor. Sen mağfireti cana minnet bil ve bu gidişle imansız ölmekten endişe et! Ne zaman kurtulacaksın nifaklarından, vehim ve vesveselerinden? Acaba ne vakit sen de buz parçası hükmünde olan enaniyetini kutsîlerin uhuvvet havuzunda eritip şahs-ı manevîye karışıp gideceksin?.." diye diye duaya dururlar, intizara geçerler… Kim bilir belki de Ebu Nuaym el-Isfehânî'nin Hilyetü'l-Evliyâsı ve İbnü'l-Cevzî'nin Sıfatü's-Safve'sinin ilk altı cildini teşkil ettiği "Sahabe'den Günümüze Allah Dostları" külliyatının 10. cildi 20. asrın evliyasına ayrıldığı gibi, 11. cildi de 21. asrın evliyâsına, adanmışların şahs-ı mânevisini temsilen erkân ve şurûttan bazı zevât-ı kirâma tahsis edilebilir istikbalin kadirşinâsları tarafından. Kelâmı fazla uzatmaya ne hâcet. Meram gayet açık: Eğitim hizmetlerine sahip çıkmak, şahs-ı mâneviye yakınlaşmaktır, intisapla sevildiği, iktidayla sahiplenildiği ve iştirakle dertlenildiği ölçüde ondan bir cüz' olmaktır ve neticede Allah katında velayet mertebesine kanatlanmaktır; ahirzaman evliyasının yetişmesine vesile olmaktır, vesilelikle o asl'ın esrârına nâil olmaktır. Eğitim Hizmetlerine Sahip Çıkmak Ne Demektir?
|