Kullanılan ve Kullanılmayan Organlar Meselesi ve Adaptasyon Darwin’in hareket noktalarından biri olan benzerliğin evrime hiç de temel olamayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, onun diğer hareket noktaları sayılan, kullanılmayan organların zamanla güdükleştiği ve Lamarck’ın, türlerde sonradan kazanılan özelliklerin veraset yoluyla sonraki nesillere geçtiği iddiasının da hiçbir geçerliliğinin olmadığını belirtmeliyiz. Gerçi, insanlarda fazla kullanılan bazı uzuvların, bilhassa kasların geliştiğini görürüz. Halter yapan bir insanda zamanla, özellikle kol kasları çok iyi gelişir. Fakat haltercinin çocuğu, hiç de güçlü kol kaslarıyla dünyaya gelmez; onun da, benzer kol kaslarına sahip olmak için yine halter yapması gerekir. Bunun gibi, meselâ Musevîler, yaklaşık 4000 yıldır sünnet olmaktadırlar. Fakat, bu kadar uzun bir süre içinde herhangi bir Musevî çocuğunun sünnetli doğduğu görülmemiştir. Aynı şekilde, yüz milyonlarca Müslüman da 14 asırdır sünnet olmaktadır; fakat aramızda sünnetli doğan birine rastlanmamıştır. Dolayısıyla, bir neslin iktisap ettiği, yani sonradan kazandığı bir hususiyetin veraset (kalıtım) yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğini, hem de muhkem bir kaziye (yerleşmiş bir kaide) olarak kabul etmek, ilimle ve ilim haysiyetiyle telif edilemez.
Bunun gibi, kullanılmayan uzuvların zamanla körelip, sonraki nesillere de aynen intikal ettiği, kullanılanların ise geliştiği de bir efsane ve hurâfeden ibarettir. Lamarck, “zürafa uzun ağaçlara boynunu uzatma lüzumunu duyduğu için, boynu anormal uzamıştır” iddiasında bulunur. Hayvanlar arasında hangi hayvan vardır ki, boynunu uzatıp, ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları yemek istemesin? Acaba neden sadece zürafanın boynu uzamış da, diğerlerininki uzamamıştır? Keçiler de mütemadiyen ağaç dallarından beslenirler; o kadar ki, ormanların düşmanıymış gibi, ağaçlar üzerinde otlarlar. Ama boyunları hiç uzamadığı için, devamlı ağaçlara tırmanma zahmetine katlanırlar. Yılan, taşta toprakta sürüneceğine, ayakları olsun istemez miydi? Darwin’in, “yılanın ayaklarının zamanla güdükleştiği” şeklinde bir nokta-i nazarı vardır. Buradaki çelişki herkesin görebileceği ölçüde açıktır. Eğer canlılar âleminde bir tekâmül söz konusu ise, bu takdirde yılan, solucan gibi bir hayvan iken, ayakları uzamış, olgunlaşmış ve uzun ayaklı hale gelmiş olması beklenir. Bir devrede kullanıldığı için ayakların uzadığını kabul ediyoruz; sonra da diyoruz ki, yılan ayaklarını kullanmadığı için ayakları bodurlaştı. Oysa, eğer yılan dünyaya at gibi ayaklı olarak gelmiş olsa idi, ayaklarını pekalâ kullanırdı. Hem niye kullanmayıp, sürüngen hale gelmiş olsun ki! Bir yandan yılanın, kullanılmadığı için ayaklarının âdeta yok seviyesinde bodurlaştığı iddia edilirken, beri yandan, sürüne sürüne boyunun uzadığını iddia etmek, bir çelişki değil de nedir? Yine Darwin’in iddiasına göre, “kuş, kanadını uçmak için sonradan kazanmıştır.” Bu iddiada da, yine apaçık bir çelişki vardır. Çünkü, kullanılan organın geliştiği, kullanılmayanın güdükleştiği iddiasına göre kuş, kendisini uçuracak hale gelinceye kadar kanatlarını kullanmadı demektir. O halde, kullanılmayan, belli bir süre işe yaramayan kanatların bodurlaşıp, yok olması veya yok olma seviyesine gelmesi gerekirdi. Ayrıca, böyle bir iddia pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir: Kuş, kendisini uçuracak kadar bir kanada sahip olmadan, tedricen nasıl olgunlaştı da birden kanat sahibi oluverdi? Kuş, kanat sahibi olmayı veya bunun gereğini nasıl hissetti ve bu kanatlarını nasıl geliştirdi? Kanat sahibi olma his ve ihtiyacıyla sürekli egzersiz yapıyordu da, kanatları birden mi ortaya çıkıverdi? Kanat sahibi oluncaya kadar kuş, yerde, diğer hayvanlarla birlikte mi geziyordu? Kuşun, kullandığı ve birden kanat haline gelen bir organı vardı da, uzun süre onu muhafaza mı etti; böyle ise, nasıl ve hangi sâikle muhafaza etti? Ne Darwin’in, ne de onun teorisine gerçekmiş gibi herhangi bir dogmaya sarılırcasına sarılanların, bu sorulara verebilecekleri ikna edici hiçbir cevap yoktur. Evrim üzerinde ısrar edenler, söz konusu, yani kullanılmayan uzuvların zamanla güdükleştiği ve bunların tevarüsle sonraki nesillere geçtiği iddiasına güya delil olarak, insandaki kör bağırsağı ve bademcikleri misal verirler. Kör bağırsağın ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında yer aldığını belirterek, onun ot yiyen eski atalarımızdan kalmış ve güdükleşmiş bir uzuv ve dolayısıyla lüzumsuz olduğunu ileri sürerler. Aynı şekilde, bademcikleri de lüzumsuz görürler. Halbuki, bugün bademciğin, boğaz yoluyla vücuda girecek mikroplara karşı âdeta bir karakol, bir sigorta gibi çalıştığını ilim söylüyor. Kör bağırsak hakkında da Prof. Osman Barlas, Klinik ve Teşhis isimli kitabında, “insan için ikinci bir mide” ifadesini kullanmaktadır. Bu organımızın, lenf ve kan damarlarınca zengin oluşu da onun ehemmiyetini göstermektedir. Belki ileride kör bağırsak hakkında daha çaplı, daha zengin malûmat sahibi olabileceğiz. Bu kadarı bile, sözünü ettiğimiz iddiaların tutarsızlığını ortaya koymaya yeter zannediyorum. Darwin, insandaki kılların da güdükleşmiş olduğundan bahseder ve “insan, kıllı cedlerinden, kılları dökülerek insan haline gelmiştir” der. Ama, kadının vücudunda aynı tip kılların bulunmamasını izah için de, evrimle hiç de uyuşmayacak bir mazerete başvurur: “Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu.” Hikmet açısından, Allah’ın yaratması zaviyesinden meseleye belki böyle bir açıklama getirilebilir; fakat, her bakımdan, partiküllere ve onların hareketlerine varıncaya kadar baştan sona küllî bir şuur, mutlak bir bilgi, irade ve kudretin eseri olduğunu ortaya koyan varlığı, hayatı, kâinatı şuursuz, bilgisiz, iradesiz, hikmetsiz maddeye, tabiata ve tesadüflere havale eden bir teorinin, kadında erkekteki kılların aynıyla bulunmamasını izah sadedinde bir hikmete, şuurlu bir sebebe müracaat etmesi, tam bir çelişki, bir kaçma, daha doğrusu asıl gerçekten kaçamamadır. Darwin, aynı müracaatı, insanın başındaki kılların niye dökülmemiş olduğunu güya izah etme adına da yapar ve, “kafa, darbelere çok maruz kaldığından onların kalması gerekiyordu” der. Acaba insanın burnu, alnı, onlardan da öte dizleri, ayakları daha mı az darbeye maruz kalıyor ki, burnundaki, alnındaki kıllar dökülmüş, dizdekiler seyrekleşmiş veya küçülmüş de, baştakiler kalmış?! Neo-Darwinistler, adaptasyon, yani canlının yaşadığı vasata uyum sağlayıp değişim geçirdiği iddialarına güya delil olarak şunu ileri sürmektedirler: Avrupa’da sanayi bölgelerinde isin, dumanın, pasın çok bol olduğu yerlerde endüstri melanizmi dediğimiz bir vaka karşımıza çıkmaktadır. Bu ortamda koyu renkli güveler, açık renkli güvelere nispeten koyu renkli duvarların üzerinde iyi kamufle olduklarından düşmanlarından daha iyi korunmakta, dolayısıyla da daha fazla üremektedirler, demek ki, bir değişme söz konusu olmaktadır. Bir gün gelecek ve açık renkliler tamamen yok olurken, sadece koyu renkli güveler kalacaktır. Böyle bir misalin evrime delil olduğu iddiasının ne kadar tutarsız olduğu açıktır. Çünkü, her şeyden önce, ister açık renkli olsun isterse koyu renkli olsun, yok olan da, ayakta kalan da güvedir. Ortada bir türden başka bir türe geçiş söz konusu olmadığı gibi, tür içinde bir değişiklik de söz konusu değildir. Demek ki güvelerde, belli şartlara maruz kaldıklarında renk değiştirme özelliği vardır ve olan da işte budur. Aynı cinsten varlıkları, ister ‘tabiî’ bir hadise neticesinde, isterse sunî izolasyonla, yani farklı şartlarda yaşamaya terk etmekle aralarında farklılaşmalar olduğu iddiası, adaptasyon temelinde evrime güya bir başka delil olarak ileri sürülmektedir. Bu türden farklılaşmalar her zaman görülebilir; fakat farklılaşmalar yine zahirîdir ve aynı tür içinde cereyan etmektedir. Böyle bir tür içi değişimin, tekâmül zinciri içinde dönüşümle değişik türleri meydana getireceği iddia edilemez. İddia edilse de, böyle bir iddia hiçbir ilmî değer taşımaz.
|