Anasayfa arrow Satır Arası arrow Muhtelif Yazılar arrow Eşya Hakikatte Vardır
E-posta

Eşya Hakikatte Vardır

Mustafa Aslan, herkul.org, 01.08.2008

 

Her şeyde Allah’ın (celle celâluhu) varlığını gösteren alametler vardır. Onun için hangi eşyayı ele alırsanız sizi Allah’ın (celle celâluhu) varlığına ve birliğine götürür. Yaptıklarının kontrol altında olduğunu ve hayattaki işlerinin hesabını vermek zorunda kalacağını bilen bir insanın rastgele bir hayat sürdürmesi düşünülemez.

Bundan dolayı Sofestailer, ölçüsüz olarak hayatlarını sürdürebilmeleri için eşyayı inkar yoluna gitmişlerdir.

Bunlara göre şu gördüğümüz dağlar, denizler, şehirler, insanlar yani bilebildiğimiz her şey hayalden ibarettir ve aslında mevcut değildirler.

Bu inançta olan birisine gelen bir kişi onun bu fikirlerini duyunca her şeyin hayalden ibaret olduğunu iddia eden şahsa:

“-Madem eşyanın varlığını inkar ediyorsun. Yani ben yokum. Sen de yoksun. Şu balta da yok. Olmayan ben olmayan şu baltayı alıp senin olmayan kafana vuracağım. Nasılsa olmayan şeyin etkisi olmaz.”

Bu teklifi duyan şahıs hala ben yokum diyebilir mi? Yani Allah’tan (celle celâluhu) ve O’nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktan başka yol yok.

Bunu anlattığınız zaman bazıları:

“-Aslında eşya yok. Beynimiz böyle algılıyor.” diyorlar. O zaman bu insanlara:

“-Kainatta gördüğümüz her şey beynimizin algıladığı “yok”tan ibarettir. Peki sizin beyniniz var mı, yok mu?” diye sormak lazım.

“-Beynim yok.” derse, beyinsiz birisine zaten diyecek sözümüz olmaz.

“-Beynim var.” derse, o zaman bir maddenin varlığını kabul etmiş olur ki, geri kalan varlıkları onun üzerine bina etmek kolaydır.

İslam Dini açısından bu kabul edilemez bir görüştür. Çünkü, birisi bir adam öldürse, sonra yakalansa, sorguya çekildiği zaman katil:

“-Ben katil değilim. Senin beynin bu şekilde algılamış.” derse söyleyecek cevap olmaz. Olmayan şey suç işleyemez. Hazreti Allah (celle celâluhu) bizim cennete ve cehenneme gideceğimizi ilm-i ezelisiyle biliyor. Fakat bizi dünyaya gönderip yapacağımız güzel işleri veya işleyeceğimiz suçları yapmadan cennet veya cehenneme koymuyor. Çünkü o zaman cehenneme gidenler:

“-Allahım! Sen bizi cehenneme koydun ama biz suçları işlemedik.” derler. Hazreti Allah da, işlenmemiş suça ceza vermiş olur ki; bu da Allah’ın adaletine uygun değildir. Rüyalarımızda işlediğimiz suçların dış dünyada varlığı olmadığı için, Hazreti Allah bizi onlardan sorumlu tutmuyor.

“Muhiddin İbni Arabi gibi bir kısım İslam alimleri de bir bu görüşü benimsemişlerdir.” diyerek bu görüşü yaymaya çalışmak eşyanın hakikatini kabul etmiş olan Ehl-i Sünnet’in akaidine ters bir çalışma olur. Bir defa Muhiddin İbni Arabi, onların durumlarını bilmeyen insanların, kendilerine ait kitapları okumamalarını istemiştir. Çünkü onlar Allah aşkıyla “sekr” halinde konuşmuşlardır. Gözlerini bir noktaya dikmiş Allah’tan başka bir varlık görmemiş ve Vahdet-i Vücud görüşüne kapılmışlardır.. Onlar sekir makamında konuştukları için Ehl-i Sünnet uleması onları mazur saymışlardır. Çünkü aşkın gözü kördür ve maşukundan başka bir şey görmez.

Muhiddin İbni Arabi gibi zevatla, her şeyin hayalden ibaret olduğunu haramları işlemek için iddia eden sofestailer gibi bir güruhun aynı fikirleri savunduğunu iddia etmek, muhterem zevata karşı en azından saygısızlık ve hakaret olur.

Fakat ehl-i sünnetin külli kaidesi eşyanın hakikatinin var olduğudur.

Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli eserinin 18. Mektubunda bu konuyu şu şekilde izah eder:

Sahabe ve asfiya-i müçtehidîn (ihlasla ictihat yapan müctehidler) ve Eimme-i Ehl-i Beyt, (ehl-i beytin imamları) “Hakaiku’l-eşyâi sâbitetün” (eşyanın varlığı kesindir) derler ki, Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakikî bir surette tecelliyâtı var. Bütün eşyanın O’nun icadıyla bir vücud-u ârızîsi (sonradan olan bir varlıkları) vardır. Ve o vücut, çendan (gerçi) Vâcibü’l-Vücudun (varlığı vacip olan Allah’ın) vücuduna nisbeten gayet zayıf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayal değil, vehim (aslı olmadığı halde öyle zannedilen bir şey) değildir. Cenâb-ı Hak, Hallâk (yaratan) ismiyle vücut veriyor (var ediyor) ve o vücudu idame (devam) ediyor.

Evet, cadde-i kübrâ, (en büyük cadde) Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir. “hakaikül eşyai sabitetün = Eşyanın varlığı kesindir” cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakkın, “hiçbir şey O’nun gibi değildir” mazmunu (anlamlı ifadesinin belirttiği) üzere, hiçbir şeyle müşabeheti (benzerliği) yok. Tahayyüz (mekan tutma) ve tecezzîden münezzehtir. (bölünmeden uzaktır) Mevcudatla alâkası, Hâlıkıyettir (yaratıcılıktır). Ehl-i vahdetü’l-vücudun (her şeyi Allah sayanların) dedikleri gibi mevcudat evham (maddiyatı olmayan) ve hayalât değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakkın âsârıdır. “Heme ost” (her şey O) değil, “Heme ezost” tur (her şey O’ndandır). Çünkü, hadisat (sonradan olanlar) ayn-ı kadîm (sonsuzdan beri var olanın kendisi) olamaz.

İşte cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve Asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir.

 

Okunma: 116
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






İlgili diğer yazılar:

start Player

 ListeNur.de - islami siteler listesi