Ceninin Anne Karnında Geçirdiği Safhalar ve Evrim
Bu konuda delil diye ileri sürülen bir diğer iddia da, ceninin, anne karnında geçirdiği gelişme safhalarında diğer canlılara, yani bütün omurgalı canlı ceninlerinin anne karnındaki ilk safhalarda birbirlerine benzediğidir. Bu iddianın da tutarlı bir yanı yoktur. Prof. Şengün bunu da eleştirir ve döllenmiş bir yumurtanın söz konusu gelişme safhalarında ne derece analojik, yani diğerleriyle benzer bir hüviyete sahip olduğunu bilemediğimizi ifade eder. Esasen bunun tespiti çok kolay değildir. Çünkü bazı canlı embriyoları çok hızlı gelişir; bazılarının gelişmesi ise yavaş olur. Zahiren morfolojik bir benzeşme var gibi görünse de, her canlı nesli, kendine has özellikler, kromozomlar, genler ve mücehhez bulunduğu istidat materyaliyle yine kendine has bir gelişme seyri izler.
Kur’an, ceninin anne karnında geçirdiği safhalarla ilgili, oldukça açık ve ilmin 14 asır sonra ulaştığı bilgileri verir. Bu bakımdan, konuyu ilgili Kur’an âyeti çerçevesinde ele alalım: “Şurası bir gerçek ki Biz, insanı çamurdan alınıp süzülmüş bir hülâsa, bir özden yaratırız. Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi alakaya (kan pıhtısı veya yapışkan, döllenmiş hücreye), alakayı mudğaya (et görünümünde bir çiğnemlik maddeye) çevirir, mudğayı kemiklere dönüştürüp, sonra da kemiklere et giydirir, ardından onu yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. Şimdi bak da, Allah’ın ne mükemmel Yaratan olduğunu düşün!” (Mü’minun, 23/12-15) Âyet, insanın maddî menşei olarak, önce topraktaki elementlerden veya burada tamamen sembolik veya teşbihî bir kullanım varsa, insana gıda olarak giren bu elementlerin insanda meydana getirdiği bir sıvı veya protein çorbasından söz etmektedir ki, iki manâ da doğrudur. Sonra bu sıvı, nutfe olarak anne karnına geçmekte ve artık anne karnında farklı merhaleler takip etme yoluna girmektedir. Bu yolda, Allah önce onu alaka, yani rahim cidarına yapışan pıhtımsı madde yapmaktadır. Alaka kelimesinin, Türkçe’de “ilgi” manâsına gelen alâka ile de münasebeti vardır. Yani, nutfenin aldığı bu ilk şekil, rahim cidarına yapışarak anne ve vücuduyla bir bağ teşkil etmekte, o vücuttan beslenmektedir. Esasen Kur’an, bütün bu oluşları Allah’a nispet etmektedir. Çünkü, ne o nutfenin, ne de alakanın kendi kendine bir şey yapabilme, insan haline gelme vetiresinde sonsuz bir şuur, irade, ilim ve kudretin varlığını gerektiren işlerin en küçüğüne bile muvaffak olabilme imkânı yoktur. Bu sebeple, bütün bunları yapan Allah’tır; bizim, hadiseyi izah ederken sanki bütün bunlar anne karnında kendiliğinden meydana geliyormuş gibi ifadede bulunmamız ancak mecaz olabilir. Halbuki evrim ve onu iddia eden bilim, bütün bunları tesadüflere ve kendi kendine oluşlara bağlayarak, tarihte görülmemiş bir cehalet ve inkâr sergilemektedir. Zannediyorum, materyalist bilimin evrim üzerinde bu derece durması da bundan olsa gerek... Anne karnında rahim duvarına yapışıp kalan, anne ve onun vücuduyla derin ve köklü bir münasebete geçen alaka, daha sonra mudğa haline gelir. Mudğa, ağza alınıp çiğnenmiş et parçası gibi biçimsiz, yuvarlak gibi ama yuvarlak olmayan bir şey demektir. Derken, çiğnenmiş et parçası görünümündeki bu hücre yığını içinden bir grup, önce kıkırdak ve daha sonra da kemik haline gelmeye başlar. Bu hücreler teşekkül ettikten sonra kas ve bağ dokusu hücreleri teşekkül eder ve bu hücrelerden meydana gelen et, kemiğe giydirilir. Bütün bunlar, röntgen ışınlarıyla anne karnını görebilmek mümkün olduktan sonra modern embriyolojinin tespit ettiği safhalardır ve Kur’an, bunları, 14 asır öncesinden apaçık bir dille ortaya koymuştur. Oysa o, bu türden ilmî gerçeklere, ana maksatları olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, İbadet-Adalet’i tespit, ispat ve izah sadedinde teşbih, istiare, temsil, mecaz yüklü ifadelerle ve istidradî olarak (antr-parantez) temas edip geçer. Ancak Kur’an’ın ceninin anne karnında geçirdiği safhaları, bu şekilde apaçık bir anlatımla ortaya koyması, herhalde bu mevzuda ileri sürülecek şüpheleri izale ve evrim gibi, yaratılışı inkâra yönelik teorilerin yanlışlığını 14 asır öncesinden belgelemek için olsa gerektir. Kur’an, kemiklere et giydirilmesinin ardından, “sümme enşe’nâhu halkan âhar - Sonra Biz onu “halkan âhar” – o ana kadar takip ettiği seyir içindeki durumunu değiştirerek başka bir varlık halinde inşa ettik” der. İşte bu nokta, artık insanın başlı başına kendine has bir yaratılışa sahip olmaya başladığı noktadır. Bütün omurgalı canlıların ceninleri, ilk 5, yani nutfe, alaka, mudğa, ızam (kemik), lahm (et giyme) safhalarında aynı gibi görünür. Bu safhalarda teşekküle durmuş bir kuş, bir balık, bir insan ceninine de bakılsa, çok farklı bir halde görülmez. Fakat aynı gibi olan bu benzeyiş, tamamen zâhirîdir. Bir defa, daha önce ifade edildiği gibi, süreç, bazılarında çok kısa, bazılarında ise uzundur. İkinci olarak, her bir canlı türüne ait ceninin, dıştan, belki anne karnının içine bile girsek göremeyeceğimiz kendine has özellikleri vardır ve o, bu hususiyetlerine göre gelişmektedir. Hatta öyle ki, bu, her insanda diğerinden bir dereceye kadar farklıdır; çünkü neticede ortaya gözlerden saçlara, burundan dudaklara, boydan kiloya, parmak uçlarından DNA’lara, görünümden karaktere, istidatlardan tercihlere kadar farklı bir tip çıkacaktır. Bu ceninler arasında, sadece türe bağlı ortak noktalar söz konusu olabilir. Meselâ, bütün insanlar, ahsen-i takvim, yani en güzel kıvama, yaratılmışlar içinde akıl, şuur ve iradeye, dünyaya geldikten sonra da öğrenme, iman ve ibadetle terakki edecek istidatlara sahip bir hususiyet kazanabilme sırrına ulaşacağı için, her insan cenini bu hedefi gerçekleştirecek donanımdadır. Bununla birlikte, yukarıda arz edildiği gibi, her bir ceninin, ferdî farklılıklara vasıta olabilecek kendine has hususiyetleri de vardır. O canlıyı bütün diğer canlılardan ayıran DNA programı, kromozomlarında genler halinde yazılmış durumdadır. Durum böyle olduğu halde, omurgalı canlıların ceninlerinin ilk 5 safhasında bu hususiyetleri dıştan görmek mümkün olmadığından, sanki onların hepsi birbirinin aynıymış gibi telâkki edilebilir. Kaldı ki, bu safhaya kadar kuş, balık, insan gibi omurgalı varlık ceninlerini birbirinin aynısı dahi olsa, bu safhada ortaya çıkan ani değişikliği, bilim de, evrimciler de ne ile izah edebilirlerki? Hadis-i şerifler, bu safhada insana ruh üflendiğinden ve kaderinin “alnı”na yazıldığından söz ederler. Materyalist bilim ve evrim, ruhu da, kaderi de kabul etmediğine göre, bu ani farklılaşmayı, hatta her bir insan ferdinin bu safhada başkalarından farklı olarak kendi olmaya yönelmesini ne ile açıklayacaklardır? Bu farklılaşma, her bir insana gerçek hüviyetini veren ruhtan ve onun kaderinden, yani, onu o yapan hususiyetlerden kaynaklanıyor ise, bu da tamamen manevî olduğuna göre, bu nokta, bilimi ve evrimcileri, oturup her meseleyi yeni baştan düşünmeye sevk etmeli değil midir? Bununla birlikte biz, evrimcilerin aksi iddialarına rağmen, her bir hayvan türünün ve her bir insan ferdinin cenininde, ona has, her bir insan için, ona ait ruhu ve kaderi kabullenecek farklılıkların bulunduğunu düşünmekteyiz. 5’inci safhadan sonra insan cenini, artık dış görünüşüyle de insan olma; her bir insan cenini, tamamen, hususiyetlerini taşıdığı ferd olma yoluna yönelir. Bu süreç, onun ahsen-i takvim sırrını kazanacağı süreçtir. İşte Allah (cc), insanın yaratılışında, yaratılışın bilhassa bu son safhasında, yaratma sıfatının en yüksek, en şümullü mertebesini veya en büyük, en yüksek, en şümullü mertebedeki yaratıcılığını ifade sadedinde âyeti, “Fe-tebârekallahu ahsenu’l-hâlıkîn: İşte bak da, Allah’ın ne mükemmel Yaratan olduğunu bir düşün!” diyerek noktalar. Kısaca, insanda Hâlık (Yaratıcı) ismi a’zam mertebede tecelli ettiğinden, insan, Allah’ın isimlerinin a’zamıyla donatılmış, ahsen-i takvim sırrına mazhar, çok müstesna bir varlıktır. Netice olarak, omurgalı canlılara ait ceninlerin, ilk gelişme safhalarında birbirlerine, bu arada, insan cenininin omurgalı hayvan ceninlerine benzemesi zahirîdir; dış görünüş itibariyledir ve dolayısıyla bu görünüş, hiçbir zaman evrime delil olamaz. 20’inci asrın gerçek ilim adamlarından, meşhur astrofizikçi ve pek çoklarınca kendisine ikinci Einstein nazarıyla bakılan Sir James Jeans –Esrarlı Kâinat ve Etrafımızdaki Kâinat isimli eserleri M.E.B. tarafından tercüme ettirilip, yayınlanmıştır– “insanlar, meşgul oldukları fenlerde fenâfi’l-fen olurlar” der. Yani insan, hangi fende, hangi ilim dalında fazla meşgul olursa, onda fâni olur. Artık hep bu ilmin kulağıyla duyar, onun gözüyle görür, o ilim hesabına konuşur ve onun heyecanını yaşar. O kadar ki, Sir Jeans, bu hususta şöyle bir misal de verir: Bir müzisyen, piyanonun 5’inci ve 8’inci tuşlarında mütemadiyen aynı sesi duyduğu için, merdivenlerden inerken de 5’inci ve 8’inci basamakta aynı sesi duyacağını zanneder. Hendese (Geometri) ile meşgul olan bazıları, başka gezegenlerde insan gibi hendesî düşünen varlıklar varsa, onlara mevcudiyetimizi hissettirmek için Afrika’da, Arap yarımadasında ve Büyük Sahra’da, müsellesler (üçgenler), mürabbalar (dörtgenler) yapıp, içlerinde ateş yakıp büyük büyük ışıklar oluşturdular. Onlar, hendesede fânî olmuşlardı. Matematikle ciddi meşgul olanlar, kâinatın Sanatkârının kâinatı matematik ölçülere göre yarattığını iddia ederler. Bunlar da matematikte fani olmuşlardır. Darwin ise, hayatı boyunca hayvanla, hayvan fosilleriyle uğraşmıştır. Dolayısıyla, meşgul olduğu sahanın dışına çıkamadığı için, varlığa, yaratılışa, kısaca her şeye bu sahanın penceresinden, onun gözlükleriyle bakmış ve hipotezini ispat için de aklın, mantığın ve ilmin kabul edemeyeceği yorumlara başvurmuştur. Onun teorisini ısrarla ve bir dogma halinde kabul edip, ispata çalışanlar da aynı tavır içindedirler. James Jeans, bu düşüncesiyle, büyük faydalarına rağmen, branşlaşmanın getirdiği tehlikelere de dikkat çekmiş olmaktadır.
|
Bu faydalı bilgiler için çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun. Merak ettiğim konu, ceninin anne karnında geçirdiği safhaların daha önceki yani Kur'an-ı Kerim'den önceki kitaplarda dile getirilip getirilmediği. İlk olarak Kur'an-ı Kerim'de mi anlatılmış bu konu. Konuyla ilgili cevabınız için şimdiden teşekkürler.