Kur'ân'a Adanmış Bir Ömür: Süleyman Hilmi TunahanTahir Taner, Yağmur Dergisi, Ağustos 2009 Müderris Seyyid Osman Efendi bir gün rüyâsında bedeninden bir parçanın kopup göğe yükseldiğini ve semâda bir nur olup yeryüzünü aydınlattığını görmüştü. Osman Efendi, bu rüyânın nesebinden gelecek bir evlâtla gerçekleşeceğini umuyor ve yavrularını bu hassasiyetle yetiştirmeye çalışıyordu. İşte bu rüyâyı hayatıyla tevil eden Süleyman Hilmi Efendi'nin nesebi, Fatih Sultan Mehmet'in kız kardeşiyle evlendirdiği Seyyid İdris'e ondan da Âlemlerin Nuru'na (s. a. s.) uzanıyordu. 1888 yılında Bulgaristan'ın Silistre kasabasının Ferhatlar Köyü'nde dünyaya gelmiş; köyünde başladığı ilim hayatını İstanbul'da Sahn-ı Seman (Fatih) Medresesi'nde, kendisi gibi kısıtlı imkânlarla ilim tahsil eden birkaç arkadaşıyla birlikte medresenin bodrumunda kalarak, sürdürmüştü. Akşamları mum ışığının yetersiz kaldığı yerlerde Süleyman Hilmi Efendi şartların karanlığını azmiyle, zekâsıyla aydınlattı. 1916 senesinde Bafralı Hamdi Efendi'den birincilik derecesiyle icâzet alan Süleyman Hilmi Efendi, birkaç yıl sonra hukuk fakültesini de üstün bir dereceyle bitirerek kadılık hakkını elde eder. Zâhirî ilimlerdeki vukûfiyetini dünyevî makamlar için değil, tek gâyesi olan talebe hizmetlerinde kullanır. Dersiâm olarak İstanbul'da talebe yetiştirirken yıllar su gibi akar, zaman değişir; efkâr farklılaşır. Maarif sahasında meydana gelen ciddî değişikliklerle medreseler kapatılır. İşte bu noktadan sonra Süleyman Hilmi Efendi için zorlu bir yolculuktur başlar. Zira o tam bir aksiyon insanıdır. Bütün bir ömrünü babasının rüyâsında gördüğü gibi Kur'ân'ın ışığını yaymaya adayan bu kutlu yürek, çaresizliğin ilâcı olacak çehrelerin de meyus olduğunu fark edince canhıraş bir mücâdeleye girer. İstanbul'da beş yüz yirmi dersiâmın iştirak ettiği bir toplantıda, dava arkadaşlarına ümit vermeye çalışır: "Bizler, elhamdülillah, bu milletin dinî hayatının idâmesi için kâfî geliriz; yeter ki her hocamız birkaç talebe yetiştirsin. Bu talebeler milletin dinî hayatını en az elli sene daha idâme ettirir." Süleyman Hilmi Efendinin gayretlerine son darbeyi ilgili makamlara ders verme yetkisi konusunda yazdıkları dilekçelerine gelen cevap indirir. Cevapta tevhîd-i tedrisât kânunu hatırlatılmakta ve sert bir üslûp kullanılmaktadır. Cevabı gören yüzlerce dersiâm korku ve ümitsizlik içinde memleketlerine dönmüş ve onlarcası geçim gailesiyle hiç tecrübeleri olmayan mesleklerle rızk peşine düşmüştür. Bu manzara karşısında Süleyman Hilmi Efendi en azından nazının geçeceği arkadaşlarına bir ikişer talebe yetiştirmeleri konusunda ısrarcı olmuş, lakin onlardan gelen "neme lâzım" cevaplarıyla son destekçilerinden de ümit keserek, "İslâmiyet'le alâkalı hususlarda neme lâzım demek yoktur; bana lâzım, demek vardır." demiş ve hayatının rotasını çizmiştir.
Aksiyon Dolu Bir Hayat Fatih'in Seyyid İdris Efendiye verdiği "Tuna Hanı" sıfatını Cumhuriyet döneminde soyadı olarak alacak olan Süleyman Hilmi Efendi, Kur'ân-ı Kerîm öğretirken sürekli tâkibâta mâruz kalıyordu. O yıllarda gruplara Kur'ân-ı Kerîm öğretilmesi mümkün değildi. Lâkin Süleyman Hilmi Efendi bu zor şartlarda dahi pes etmiyor, birkaç kişiye de olsa Allah'ın beyânını anlatmaya, öğretmeye çalışıyordu. Tâkibâttan yakasını kurtaramayan bu insan, dikkat çekmemek için bulduğu hakikâte teşne birkaç insanı işçi sıfatıyla yanına alıyor, onlara hak beyânı anlatıyordu. Süleyman Hilmi Efendi o derece Kur'ân aşığıydı ki hiçbir şartta bu kutsî vazîfeden vazgeçmiyordu. Onun dünyasında çaresizlik ümitsizlik yoktu. Bu duygu ve düşüncelerle İstanbul'da amele pazarlarına gidiyor, yevmiyelerini kendi kesesinden verdiği elemanlara, "Kardeşim gelin size dünyanın en kazançlı işini öğreteyim." diyerek, Kur'ân ışığında medeniyetler kuran milletin evlâdına, yeniden Kur'ân'ın yolunu gösteriyordu. Yıllar zor yıllardı. Bazen ev ev, dükkân dükkân dolaşıyor; kapalı kapılar ardında Kur'ân-ı Kerîm öğretiyor, bunu yaparken kimi zaman günde dört beş vasıta değiştirerek uzun mesafelere, kimi zaman yaya olarak yakın muhitlere gidiyor, yoruluyor; fakat durmuyordu. Onda hayatın mânâsı Yüce Beyân'ın neşri demekti. Çok zorda kaldığı, sürekli tâkip edildiği zamanlarda kendince bir yol bulmuştu. İstanbul'dan Arifiye'ye giden trene biniyor, yolculara Kur'ân öğretiyor; Arifiye'de inip Ankara'dan gelen trene binerek dönüş mesâfesini de değerlendiriyordu. Bunca cehde rağmen sıkıntıların ardı arkası kesilmiyordu. Nihâyet 1939'da tevkif edilecek, çektirilen ezâ ve cefâ yetmiyormuş gibi üç gün de tabutluklarda hapis kalacaktır. 1941'de ve daha sonraki yıllarda da sık sık tekrar edecek olan bu hâller onu yolundan vazgeçirmeyecekti. Süleyman Hilmi Tunahan, yorgunluk nedir bilmezdi. Bir gün irşad ve tebliğ vazifesi esnasında yanına gelerek, çok yorgun ve bitkin bir vaziyette olduğunu ifâde eden talebesine, "Evlâdım yorulmak yok, şimdi git câmide vaaz et, hak ve hakikâti anlat o zaman dinlenirsin." diyecekti. Ömrünü Kur'ân hizmetine adayan bu insan, yaşlılık yıllarında da hastalığına rağmen bir an olsun hizmetten yorulmuyordu. Bir gün ders okuturken fenâlaşan bu nurlu insanın burnundan önündeki Kur'an'a kan damladığını gören talebeleri telâşlanıp dersi bırakmasını isterler. Mübârek insan cebinden çıkardığı mendiliyle kanını sildikten sonra talebelerine: "Durma vakti değil, kaybedecek zamanımız yok. Mevlâ keşke uykumuzu da alsa da hep Kur'ân öğretsek!" diyerek meselenin ciddiyetini anlatır. Bu hassasiyeti ömrünün son gününe kadar sürecektir. İdeal Müslüman Süleyman Hilmi Tunahan (k. s.) bir iki eserinin dışında niçin kitap yazmadığını soranlara, "Benim gâyem canlı Kur'ân yetiştirmektir." cevabını verir. Ona göre Müslüman hâliyle kâliyle Kur'ân'ı temsil eden; her davranışıyla Allah'ı hatırlatan insandır. Bir başka sohbetinde talebelerine temiz giyinmeyi tenbih eden Süleyman Hilmi Efendi (k. s.) onlara, "Bu zamana kadar Müslümanları zavallı tembel ve pejmürde gösterdiler. Kur'ân talebeleri kılık kıyafetleriyle, temiz elbiseleriyle başları dik gezmeli." der. Ona göre zâhir gibi bâtın da temiz olmalıdır. Yine ona göre bir Müslüman'ın Allah'ın dinine hizmetten başka gâyesi olamaz. O siyasetle meşgul olmayı ve siyâsî idealler edinmeyi şiddetle reddeder: "Din asıl; dünya ve siyâset fer'îdir. Dünya ve siyâset dinin inkişâfına vesile olabilir. Din, dünya ve siyâset menfaatine âlet olamaz. Âlet edenlere lânet vardır." Ona göre siyâsete karşı olmak memleket dahilinde partizan, tarafgir olmamaktır, yoksa içtimaî hayattan kopuk olmak değildir. İslâm'ı ilgilendiren her meselede hassastır. Fransa'nın Cezayir politikalarının desteklendiği bir dönemde camide, "Cezayirli Müslümanlar için hiçbir şey yapamıyoruz bari duâ edelim." deyip cemaate de duâ etmeleri konusunda tembihte bulununca ifadesi alınır. Ona göre ideal Müslüman hayatında bir tek unvana tâlip olmalıdır. O da şudur: "Cemal-i İlahiye âşık, Allah yolunun bendeleri olmak." Tasavvuf Anlayışı Tasavvuf yolunda Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin Efendi'nin sohbetlerinden istifâdeyle yetişen Süleyman Hilmi Tunahan'ın tasavvufî anlayışı ehl-i sünnet yoludur. O, manevî makamlara kerâmetlere bağlanmaya şiddetle karşıdır. Ona göre bu zamanda en büyük kerâmet dine hizmet ve istikâmet üzere yaşamaktır. Bu konuda sohbetlerinde şu sözlerini sıkça vurgular: "Her hâli kerâmet-i nebi olan yolumuzun gayrisinde hiçbir kâr ve kerâmet aramayın. Ya Rabbi kalb gözümüzü açıp da beni perişan etme, diye duâ etmeli... Zinhar kerâmete tâlip olmayınız. Bizim ve sizlerin tâlip olacağımız, bir tek kerâmet vardır; o da ümmet-i Muhammed'e din-i celîl-i İslâm'ı öğretmektir." Kendisi tasavvufî ıstılahta "Hâlvet der encümen" tabir edilen halk içinde Hakk'la olma yolundadır. Onun anlayışında münzevîlik yoktur. İslâm hayatın içinde hâlle ifâde edilecek ve bu hâlin zirvesine de sünnet-i seniyyeyle çıkılacaktır. Hayatı boyunca manevî buutlu bir iddiası olmayan Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri hayatının gâyesini açıklarken tasavvufî anlayışını da ortaya koyar: "Bizim bu âlemde biricik emelimiz var. O da ümmet-i Muhammed'in evlâtlarının kalplerine Fuyûzat-ı Muhammediye'yi aşılamaktır." Beşerî Yönü Süleyman Hilmi Tunahan, öğrencilik yıllarındaki derecelerinin de gösterdiği gibi fevkâlade zeki, zekâvetinin yanında edep dolu bir insandır. Nezâketi ve edebi insanlara davranışlarında kendisini hemen belli eden, düşmanlarının dahi merhametine, nezaketine hayran kaldığı bir insandır. İstanbul'da takibata maruz kaldığı yıllarda bir ramazan Kısıklı'daki evini gözetleyen memuru akşam hava kararmaya yüz tutunca yanına giderek çağırır; "Evlâdım biliyorum oruçsun. Yorulmuşsundur gel iftarı beraber yapalım." der ve görevli şahsa evinde iftar yaptırır. Bu şahıs daha sonra sohbetlerine katıldığı ve hep nezaket ve merhamet gördüğü Süleyman Hilmi Efendi'nin muhiplerinden olur. Yine bir gün akşamüzeri evlerini aramaya gelen görevlilere, "Evlâdım acele etmeyin, birer kahve içelim sonra görevinizi yaparsınız." der. Görevliler gittikten sonra kendisini sıkıntıya sokanlara niçin kahve yaptırdığını soran hâne halkına merhamet dolu şu cevabı verir: "Onlar kendi vazifelerini yapıyorlar, biz kendi vazifemizi yapıyoruz." Onun yıllarca bıkmadan usanmadan verdiği derslerindeki başarının sırrı, yüreğindeki sevgisinde yatmaktadır. Kendisinden ders alanlar, sohbetlerinde bulunanlar, onun ders verirken her tür yanlışı nasıl sabırla ve kalp kırmadan güzel sözle düzelttiğini naklederler. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri her konuda olduğu gibi hak konusunda da son derece hassastır. Bir gün, alışılmadık bir şekilde evine eli boş geldiğine şahit olan hâne halkı bu durumun sebebini sorunca, "Bugün talebelere bir şey alamadım, onun için sizlere de bir şey getirmedim." der. O, İslâm'a hizmet eden herkesin yardımına koşan, yüreği İslâm için atan herkesin fedakârlıklarını alkışlayan bir insandır. Merhum Necip Fazıl'a ve dine hizmet eden birçok insana gerek maddî olarak gerekse duâlarıyla destek olur. O'nun dine ve dindara hürmeti, kendisine de aynı muhabbetle bakılmasına vesile olmuştur. Bediüzzaman'a muhabbetini ve dualarını zaman zaman yakınlarındakilere beyân eden Süleyman Hilmi Tunahan'ın muhabbetini izhar ettiği Bediüzzaman, onun fedakârlıklarla dolu hizmetleri için, "Bu hizmetler, Kur'ân'ın bir mûcizesidir." der. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ise kendisi için şunları söylemektedir: "Benim bildiğim bir şey var, Türkiye'nin en ücra yerlerine, en ücra köylerine, dere dibindeki nahiyelerine, beldelerine, karyelerine kadar bu memleketin karanlık gecesinde bir tek şafağın çakmadığı günlerde, Süleyman Efendi merhumun talebeleri gitti, Kur'ân kursu açtı, vatan evlâdına Kur'ân öğretti... İnsanlık tarihinde diyorum, Efendimiz'den sonra, aksiyoner olarak gördüğüm bir iki şahıs var, bir tanesi de Tuna boylu Süleyman Hilmi Efendidir..." Vefatı Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin Kur'ân hizmetine adadığı hayatı boyunca kendisini muzdarip eden şeker hastalığı 1959 yılında belirgin bir şekilde ağırlaşır. Doktorların bütün gayretlerine rağmen geçen zaman içinde hastalığında bir düzelme olmaz. Hayatı, Allah'ın kitabına hizmetle geçen bu aksiyon insanı, arkasında binlerce Kur'ân talebesi bırakarak 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı'daki evlerinde Mahbub-ı Hakîkiye kavuşur. Vefatından önce resmî izin alındığı hâlde, Fâtih Câmii avlusuna defni engellenir. Cenâzesi başında bekleyen sevenleri büyük bir anlayış ve sabır göstererek bir taşkınlığa müsâade etmezler. Cenâze namazı Üsküdar'da kılınarak, naaşı Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilir. Ardında çileli bir ömür, gerçekleşen bir rüyâ ve bu rüyâya şahit olan binlerce talebe bırakır. Kaynaklar: 1. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1997. 2. Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1990. 3. Evliyalar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1993. 4. www. tunahan.org 5. www. biriz.biz/evliyalar/ea1271.htm
|