Anasayfa arrow Dinlerarası Diyalog arrow Ortak Payda Aramak Ve Tartışmaya Girmemek
E-posta

Ortak Payda Aramak Ve Tartışmaya Girmemek

Mustafa Arslan, herkul.org


 

ImageEfendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) İslam'ı tebliğ etmek istediği insanlarla diyalog yolları araştırmış ve bulduğu ortak paydaları değerlendirerek İslam'ın güzelliklerinin görülmesine vesile olmaya gayret etmiştir. Tevbe Suresi inzal buyurulmuş, savaş hükümleri gelmiş, Ehl-i Kitab'ın durumu İslam ölçülerine göre vuzuha kavuşmuşken Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Bizans İmparatoru Herakliyüs'e Dıhyetü'l Kelbi (radıyallahu anh) ile Al-i İmran Suresi 64. ayeti yazıp göndermiştir. “Kul ya ehlel kitab. Tealev ila kelimetin sevaen beynena ve beyneküm. (De ki; Ey Ehl-i Kitap sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin.)” Yani “lailahe illallah” (Allah'tan başka ilah yoktur.) kelimesine gelin. Yine aynı şekilde Necran Hristiyanlarına yazdığı mektubun besmele kısmı ne kadar ilginçtir:

“Muhammed'den Necran papazlarına! İbrahim, İshak ve Yakub'un Allah'ının adıyla.” (Dinler arası diyalog nedir Hayreddin Karaman s.21) Buralarda müthiş bir strateji vardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) diyalog için önce onların da kabulleneceği Allah (celle celâluhu) birliği üzerinde durmuş ve ihtilaf olacak konuları gündeme getirmemiştir. Zaten tartışma metoduyla tebliğ İslam'ın prensiplerine zıttır.

-En'am Sure'sinin 108. ayetinde Hazreti Allah (celle celâluhu) şöyle buyurmaktadır:

“Onların Allah'tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah'a hakaret etmesinler.”


Ana-Babasına Sövmek

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)bir Hadis-i Şerif'inde :

“Büyük günahların en büyüğü kişinin kendi ana babasına lanet etmesidir. (Bazı Hadis-i Şeriflerde sövmek ifadesi kullanılır.) Bunun üzerine Peygamberimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) soruldu:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Kişi nasıl ana babasına lanet eder?” Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdiler:

“Kişi bir başkasının babasına söver, başkasının anasına söver, başkası da onunkine söver.” (Böylece kişi dolaylı olarak ana-babasına lanet etmiş olur.) (Buhari Edeb 4, Muhtasar tefsir ibn-i Kesir c.1 s.609 Hadis Ans. İ. Canan c.14 s.421)

Bu konu ile ilgili başka bir Hadis-i Şerif'te de, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) İslam ümmetinin 73 fırkaya ayrılıp bunlardan yalnız sadece birinin Fırka-i Naciye (yani kurtuluşa erecek olan hak yolundaki fırka) olacağını haber veren rivayettir. Muhtelif vecihlerle gelmiş olan Hadis-i Şerif'in bir vechinde, hidayet üzere olup kurtuluşa erecek bu grubun kimler olduğunu, dinleyenlerden bazıları sorunca şu cevap verilmiştir:

-Onlar benim ve ashabımın yolu üzerinde olanlar, Allah'ın dini üzerinde cidal ve münakaşaya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir. (İbrahim Canan Hadis Ansiklopedisi cilt 1 sayfa 105)

Bir gün Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ashabının arasında otururken, bir adam Hazreti Ebubekir'e (radıyallahu anh) hakaretamiz sözler sarfetmişti. Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) adamın yaptığı hakaret dolu sözlere karşılık olarak sükut etmişti. Adam ikinci defa aynı şekilde davranmış, o yine cevap vermemişti. Adam üçüncü defa aynı şekilde hakaret edince Hazreti Ebubekir adama hak ettiği cevabı verdi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hemen kalktı. Hazreti Ebubekir:

-Ey Allah'ın (celle celâluhu) Rasulü, yoksa bana darıldınız mı? diye sorunca Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem):

“Hayır. Ancak semadan bir melek inmiş, onun sana söylediklerini tekzip ediyordu. Sen cevap verince melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturursa ben orada duramam.” buyurmuştu.

Efendimiz bir gün İbn-i Abbas'a (radıyallahu anh):

“Kardeşinle münakaşa etme. Zira münakaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz” buyurmuşlardı.

Yine başka bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kavim içerisinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.”

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

Biz kader konusunda münakaşa ederken Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hasıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı:

“Bununla mı emrolundunuz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Bilin ki, sizden öncekileri dini meselelerdeki münakaşalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helak etmiştir.” (İ.Canan Hadis ans 4 185-190)

Yine Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) konuyla ilgili başka bir Hadis-i Şerif'te şöyle buyurmuşlardır:

“Ben haklı bile olsa münakaşayı terkeden kimseye Cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene de Cennetin ortasında bir köşkü, ahlakı güzel olana da Cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.(Hadis Ans c.16 s.359)


Prof. Dr. Suat Yıldırım'ın Görüşü

Suat Yıldırım “Kur'an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali” isimli eserinde En'am suresi 108. ayetle ilgili şu açıklamayı yapıyor:

“Allah (celle celâluhu) bu ayetle kafirlere yapılan tebliğ işinde önemli bir metot veriyor. O da onları haktan iyice uzaklaştıracak şeylerden kaçınmak ve onların putlarına, liderlerine ve inançlarına sövüp hakaret etmemektir. Zira sövüp hakaret etmenin tebliğle ilgisi yoktur. Mü'mine düşen kızmaksızın, telaşsız, soğukkanlı bir tebliğdir.”


Ömer Nasuhi Bilmen'in Görüşü

Ömer Nasuhi Bilmen “Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri” isimli eserinde konuya şu şekilde yaklaşmaktadır:

Ve ey mü'min muvahhid olan zatlar! Öyle (Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz) bir takım batıl ilahlara ibadet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı seb ve şetmde bulunmayınız. Yahut onların Allah'tan başka taptıklarına putlarına sövüp durmayınız. Mesela :

“Sizlere de putlarınıza da lanet olsun.” veya:

“Siz de putlarınız da kahrolunuz.” demeyiniz. (Sonra onlar da) O müşrikler de bir mukabele hissine kapılarak (bilmeksizin) Cenab-ı Hakk'a karşı tazim ve tebcilin lüzumunu düşünmeksizin (Allah-u Teala'ya düşmanlıkla söverler.) Siz de onların böyle fezahatte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz.


Mevdudi'nin Görüşü

“Tefhimü'l-Kur'an” isimli eserinde Mevdudi konuyla ilgili şu açıklamada bulunmaktadır:

“Hazreti Peygamber'in ashabı gayr-i müslimlerin tapındıkları şeylere, liderlerine ve akidelerine karşı kötü dil kullanmaktan kaçınmaları için uyarılmaktadır. Onlarla tartışmaya girdiklerinde uygun sınırlar içinde kalmaları ve müslim olmayanların gerçekten daha çok uzaklaşmamaları için kutsal kişi ve nesnelerini kötülememeleri tavsiye olunmaktadır.”


Elmalılı M.Hamdi Yazır'ın Görüşü

Elmalılı M. Hamdi Yazır “Hak Dini Kur'an Dili” adlı meşhur tefsirinde söz konusu ayetle ilgili şu değerlendirme de bulunmaktadır:

Yani onlara taptıkları, kendilerince hürmet ettikleri şeyleri karıştırarak mesela:

“Kahrolsun taptığınız” veya “dini şöyle böyle” gibi bir sövme ve küfretmekle hitap ederek söverseniz, vicdanlarına, hissiyatlarına basmış olursunuz. Onlar da kızarak ve bilgisizliklerinden dolayı aynıyla karşılık verdikleri zannında bulunarak, “biz de sizinkine” diye, sizin söylediklerinizi iade eder ve bunun ona denk olmadığını bilmezler ve bu şekilde hak sınırını aşarak Allah'a sövmüş olurlar. Ve siz bu küfretmeye sebep olmuş olursunuz. Şu halde siz onların küfürlerine, şirklerine söveceğiz diye böyle küfretmeye sebep olmayın. Küfretme ve sövme, genelde ahlaka uygun bir şey olmadığı gibi, aslı itibariyle batılı, küfrü hakir görmek ve değersiz göstermek gibi meşru ve güzel sayılmış da olsa, böyle küfretmeye ve küfrün artmasına sebep olacak olan sövme ve küfretmeye sebep olmak suretiyle bir küfür demektir. Bundan dolayıdır ki; Fıkıh kitaplarında, her kim olursa olsun, dinine küfretmek elfaz-ı küfür(küfür lafızları)den sayılmıştır.

İmani konularla ilgili yapılan tartışmalarda da enaniyetler devreye girerek insanları ebedi hüsrana götürme ihtimalinden dolayı doğru bulunmamıştır. Zaten şimdiye kadar seyrettiğimiz bağırıp-çağırmalı programlarda ne kadar haklı veya haksız olursa olsun düşüncelerini başkasına kabul ettiren veya başkasının fikirlerini kabul edene pek rastlayamadık.


Bediüzzaman'ın İmani Meseleleri Tartışma İle İlgili Görüşleri

Bediüzzaman bu konudaki görüşlerini “Mektubat” isimli eserinin on ikinci mektubunda şu şekilde açıklar:

“Mesail-i imaniyenin (imana ait meselelerin) münakaşa suretinde bahsi caiz değildir.”

İmani mevzularla ilgili tartışılarak neticeye varmak isteyenlere de aynı yerde şu cevabı verir:

“Mezkur mesail (anlatılan meseleler) gibi dakik mesail-i imaniyeyi (ince imani meseleleri), mizansız (ölçüsüz) mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan, tiryak (ilaç) iken zehir olur. Diyenlere dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i imaniyenin itidal-i demle (soğukkanlılıkla), insafla, bir müdavele-i efkar (fikir alış-verişi) suretinde bahsi caizdir.”

Onun için kendisi her türlü soruya cevap verdiği halde 12. mektupta anlatılan sorulara tartışma suretinde bahsedildiği için o anda cevap vermemiştir.


Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Başından Geçen Bir Hadise

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Küçük Dünyam isimli kitabında anlattığı konuyla ilgili bir hadise de şöyledir:

-Bir keresinde de ben neredeyse bir hadiseye sebebiyet verecektim. Solcular kendi aralarında satranç oynuyorlardı. Güner adında bir hukukçu -ki solcuların başı durumundaydı- ona bir şaka yapayım, dedim. "Marx ve Lenin gibi" diye bir benzetme yaptım. Tabii bunu niçin dedim, şimdi hatırlamıyorum. Hemen Güner sert bir şekilde bana döndü ve "Hoca ben de başlayayım mı?" dedi. Ödüm koptu. Allah'a, Peygamber'e sövecek ve ben de buna sebep olmuş olacaktım. Hemen iki adım geriye attım ve uzaklaştım.

 

Bu bilgiler ışığı altında televizyon ekranlarında veya başka herhangi bir yerde İslam adına çıkıp başkalarının inançlarına hakaretler yağdırarak dinimize hakaret ettirenler ne yaptıklarını birazcık düşünsünler. Dinimize ağız dolusu küfür savuran insanların bile dinlerinin aleyhinde konuşmak için:

-Onlar bizlere şöyle söylüyorlar. Biz de onlarınkine söyleyerek karşılık veriyoruz. Bu bizim en tabi hakkımızdır, diyerek mazeret beyan edemeyiz. Çünkü onlar bizim hocamız değildirler. “Kafirler kadınları çocukları yaşlıları öldürdüler. Biz de onlarınkileri öldürelim.” diyebilir miyiz? İslam'a hakaret edecek kadar seviyesiz insanlar bize çatsalar bile biz onlara cevap vermeyiz. Çünkü bir it bizi ısırırsa, bizim iti ısırmamız gerekmez.

 

Cafer bin Ebi Talib, arkadaşları ile Habeşistan hicreti için Habeş hükümdarı Necaşi'nin yanına gittikleri zaman Mekke'den Amr ibnü'l-As onları geri getirtebilmek için dostu Necaşi'ye gelmişti. Necaşi'nin huzurunda yapılan ruhbanların da şahit olduğu konuşmalarının ardından Cafer ve arkadaşlarını (radıyallahu anh) kendisine teslim etmeyeceğini anlayınca Amr ibnü'l-As:

-Ya Emir! Bunlar Meryem hakkında kötü şeyler söylüyorlar, demişti. Bunun üzerine Necaşi Cafer'e (radıyallahu anh):

-Kur'an'da Meryem'le ilgili ayetler var mı? diye sorunca Hazreti Cafer:

-Evet! Var, diyor ve Meryem Suresi'nin 16-34 arasındaki ayetleri okumaya başlıyordu. “Vezkur fil kitabi meryeme…zalike isebnu Meryem kavlel hakkillezi fihi yemterun”.

(16–Kitapta Meryem'i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekiliverdi. Beyt-i Mukaddesin veya evinin doğu tarafına çekilmişti. Hristiyanlar doğu tarafını kıble edinmişlerdir.

17–Onlarla kendisi arasına bir perde gerdi. Biz de ona Ruhumuzu gönderdik de, ona kusursuz, mükemmel bir insan şeklinde görünüverdi. [26,193-194]

18–Meryem irkildi ve “Ben” dedi, “Rahmana sığındım senden. Eğer Allah'tan korkup haramdan sakınan bir kimse isen çekil yanımdan!”

19–Ruh: “Ben” dedi”, “Rabbinden sana gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye geldim”

20–Meryem: “Nasıl oğlum olabilir ki bana eli değen bir tek erkek bile olmamıştır. İffetsiz bir kadın da değilim!”

21–Ruh: “Öyledir, ama Rabbin: “Bu iş bana pek kolaydır. Çünkü biz onu insanlara kudretimizin bir alameti ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız ve artık bu, hükme bağlanmış, olup bitmiş bir iştir” dedi.” [3,45]

22–Sonra çocuğuna hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi.

Uzaklaşması, çocuğuna babasız hamile kaldığının güçlü bir delilidir. Normal tarzda olsaydı evini, barkını, her şeyini bırakıp uzak bir yere çekilmezdi.

23–Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı.

“Ay!” dedi, “N'olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!”

Bu sancılar Hazreti Meryem'in diğer anneler gibi doğurduğunu, İsa (aleyhisselam)'ın herhangi bir çocuk gibi dünyaya geldiğini gösteriyor. Hazreti Îsa'nın insanlardan uzak bir yerde doğduğu anlaşılıyor.

24–Derken, Ruh, ona aşağıdan şöyle seslendi: “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi.”

Bunu söyleyen: Melek veya yeni doğan çocuk olabilir.

25–“Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.”

26–“Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan: “Ben Rahman'a oruç adamıştım,” de, “O sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım”

27–Onu kucağına alıp akrabalarına getirdi.

“Kız Meryem!” dediler, “Sen ne tuhaf bir şey yapmışsın öyle!”

28–“Ey Harun'un kardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi!”

Arapçada eb (baba), eh (kardeş) ve uht (kızkardeş) kelimeleri birçok durumda geniş mânada kullanılır. Gerçek bir kardeşlik değil, akrabalık ve mensubiyet bildirir. Hazreti Peygamber'e (aleyhissalatu vesselam) bu, bir müşkil olarak sorulmuş, O da: “Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nisbet edilirlerdi.” buyurmuştur. Nitekim: Hazreti Safiyye, bazı kadınların kendisine “Yahudi kızı Yahudi!” dediklerini şikâyet edince Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştu: “Sen niçin onlara: “Oh ya, Harun babam, Mûsâ amcam, Muhammed eşim oluyor, daha ne isterim!” deseydin ya!”

29–Meryem, (bana değil, çocuğa sorun dercesine) çocuğu gösterdi: “Nasıl olur da, dediler, beşikteki bebekle konuşuruz?” [23,50]

30–Derken bebek: “Ben Allah'ın kuluyum,” dedi, “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.

Hazreti İsâ (aleyhisselam)'ın bu sözü İncîl'de de yer alır (KM, Matta 12,18)

31–“Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı farz kıldı.”

32–“Anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp, asla zorba, bedbaht ve hayırsız biri yapmadı” [17,23; 31,14]

33–Doğduğum gün de, öleceğim gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de selam üzerime olsun!”

34–İşte hakkında şüphe ve tartışmalara girdikleri Meryem oğlu Îsa konusunda gerçeğin ta kendisi olan Allah'ın sözü budur. (Meal Suat yıldırım)” diyor ve bitiriyordu. Hükümdar ve yanındaki rahipler bu kadar güzel ifadeler duymamışlardı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. (Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır c.3 s.328) Necaşi elindeki sopayla yere bir çizgi çiziyor ve Cafer'e (radıyallahu anh):

“Bizimle sizin inancınız arasında bu çizgi kadar bile fark yoktur” diyordu. Sonra da Amr bin As'a dönerek:

-Önüme dağlarla altınlar yığsanız yine de bunları size iade etmem, diyordu.

Kur'an-ı Kerim bu olayı Maide Suresi 82 ve 83. ayetlerinde şöyle anlatır:

“İman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak ‘Biz Hristiyanız.' diyenleri bulursun. Çünkü onların içerisinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.”

Peygamber'e (sallallahu aleyhi vesellem) indirilen (Kur'an'ı) dinledikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar: “Ey Rabbimiz! İman ettik. Bizi de şahitlerden yaz.”derler.

İşin ilginç tarafı ise Cafer'in (radıyallahu anh) bıraktığı yerden bir sonraki “ma kane lillahi en yettehize min veledi sübhaneh (Allah'ın (celle celâluhu) oğlu olmaz. O (celle celâluhu) böyle şeylerden münezzehtir)” ayeti idi. Ve Cafer iyi diyalog kurabilme adına bu ayeti okumamış, ihtilaf olacak meseleleri gündeme getirmemişti. Hazreti Bediüzzaman'ın 22. mektup 4. vecihte dediği gibi: “Her söylediğin doğru olsun her doğruyu söylemek senin hakkın değildir.”

Ehl-i Kitapla ilgili Al-i İmran Suresi'nin 113, 114 ve 115. ayetleri de çok ilginçtir:

“Ehl-i Kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah'ın (celle celâluhu) ayetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. Bunlar Allah'ı (celle celâluhu) ve ahireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendirler. Yaptıkları hayır ve iyiliklerden, mükafatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır. Allah (celle celâluhu) günahlardan korunan takva ehlini pek iyi bilir.

Peygamber Efendimiz Necran Hristiyanlarını Mescid-i Nebevi'ye almış onlara ibadet izni vermiştir. (Dinlerarası Diyalog, Prof. Dr. Davud Aydüz s.56) Hazreti Ömer'in Kudüs fethi ve diğer Hristiyanlarla münasebetinde onlara müsamahası dillere destandır. Süleyman Şah Antakya'yı fethettiği zaman fethin sembolü olarak bir kiliseyi camiye çevirmiş, sonra buna karşılık iki kilise açma izni vermiştir. (Hilalin Kanatları, Sızıntıdan Damlalar)

Okunma: 491
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

 ListeNur.de - islami siteler listesi