Bir Cuma HutbesiOsman Şimşek Aziz Mü’minler, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar; “Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. Bazı arazilerin tabiatı güzeldir, suyu kabul eder; bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi de vardır, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu sudan insanlar yararlanır: hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir arazi çeşidi de vardır ki, ona da yağmur isabet eder; ama o ne su tutar ne de ot bitirir.” Efendimiz, birinci araziyle, ilim sâhibi bir insanı ima ederler; böylesini Allah, elçisiyle göndermiş olduğu hidâyetten faydalandırır da o hem öğrenir, hem başkalarına öğretir. Temsildeki diğer iki gruba gelince; biri, dini kabul ediyor görünse, sözlerinden başkalarının istifadesi mümkün olsa da kendisi nasipsiz kimseler; diğeri de, Rasulü Ekrem’in yoluna hiç iltifat etmeyen, Nebi ile gelen hidâyete bütün bütün sırt çevirenlerdir. Evet, bazıları çiğ taneleriyle bile kalblerini yıkayıp, gönül kâselerini doldurabilirken, kimileri de sağnak sağnak yağan rahmet yağmurları altında dahi kuraklık yaşarlar. Bazıları bir kediden bile ibret alıp, onun vesilesiyle hidayeti bulurken, kimileri de Nebi rahlesinden dahi nasipsiz kalırlar.. kalırlar da, Esved el-Ansî olur, Müseylemetü’l-Kezzâb olur, Tuleyha olurlar. Zira, birinciler, Allah rızasından başka derdi olmayan beklentisizlerdir. İkinciler ise, sürekli şahsî hayatı adına yatırım peşinde olan nefiszedeler.. ilkler, nefsini kusurlu ve aldatıcı gören, kendini hep muhtaç bilen, düşüp yolda kalmamak için inâyet-i ilâhiyeye sığınan müttakilerdir; sonrakiler ise, nefs-i emmârenin tutsağı, şan-şöhret müptelası, en önde olma sevdalısı kibirliler.. İkinciler de zaman zaman salih amele muvaffak olabilir; hayırlı işlerde bulunabilirler. Ne var ki, Allah indinde makbul bir iş; doğru, samimi, katışıksız, dupduru ve riyâdan uzak olmalıdır. O işe teşebbüs eden şahıs da, gönül safveti ve fikir istikametini yakalamalı, kalbini bulandıracak şeylere karşı kapalı yaşamalı, Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalmalı ve tam bir sadakatle kullukta bulunmalıdır. Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenab-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan: ‘Ey Bâyezid, Allah’ın hazineleri ibadetlerle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hakk kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol’ sesini duydum ve tembihini aldım.” der. Evet, çok iş yapmaktan ziyade az da olsa ihlaslı yapmak esastır. Ortaya konulan amellere “hizmet” boyası çalacak olan iksir ihlastır. Vazife ve sorumluluklarda esas olan, onları Allah emrettiği için yerine getirmek, yerine getirirken de sadece O’nun hoşnutluğunu hedeflemektir. Doğru bir niyetle eda edilmeyen namaz jimnastik, niyetsiz oruç perhiz, gayesinden uzak hac turistik bir gezi olduğu gibi, ihlassız ameller de sadece kuru, bereketsiz ve nesepsiz bir kısım fiillerden ibarettir. İhlastan nasibi olmayan kimselerin bazen hikmetli işler yaptığı da görülebilir. Fakat, onlar, hikmete de derinlik kazandıran ve onu kıymetlendiren “sıdk”tan mahrumdurlar. Sadık olmayanlar çok hikmetli işler de yapsalar, onların bereketini göremezler; zira karşılık bekler, hak iddia eder, başarıları kendilerine verir ve şımarırlar. Hikmet, ancak sıdk ve sadakatle asıl değerine ulaşır. Muhterem büyüklerim, mübarek arkadaşlarım, Affınıza sığınarak, bir girizgah mahiyetinde serdettiğim ve hassas gönüllere sakil gelmesinden korktuğum bu ifadelerden sonra bir hatırayı ve onun çağrıştırdıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum. İhtiyacıma ve aczime lutfedilen, fakat bir turistik gezinin ötesine geçip geçmediğini bilemediğim Hac yolculuğum sırasında, bir gün, uzun süre mahcubiyet ağında kıvranıp, huzuruna bir türlü varamadığım, “ne getirdin?” sorusuna muhatap olma korkusuyla ölü gönüllere hayat veren kokusundan günlerce mahrum kaldığım “Medine’nin Gülü”ne “kardeşleri”nin selamını şefaatçı yapmış, perişan halimi O’na arzetmiş, O’nun pekçok aşığı arasında bir kaçkın edasıyla boynum bükük tekmil verirken “ben de geldim” diyebilmiştim. Nurlu şehir Medine’nin “cennet bahçesi”nde öğle namazını kıldıktan sonra mescidin içinde bulunan kütüphaneye girdim. Şimdi de O’nun bana ne diyeceğini öğrenecektim. Raflardan rastgele bir kitap alacak, herhangi bir sayfasını açacak ve okuyacağım satırları “Ev Sahibi”nin nasihatı gibi kabul edecektim. Açtığım sayfada, hadis olduğu söylenen ama kaynağı gösterilmeyen şu mealde bir söz vardı: “Yapıp ettikleri karşısında Allah’ın rızasından başka beklentilere girenlere Cenab-ı Hak üç şey verir; onları üç şeyden de mahrum bırakır. O insanlar, sürekli Hak dostlarıyla karşılaşır, daima salih kimselerle beraber bulunurlar; fakat, o hayırlı kullardan hiç istifade edemezler. Salih amellere, hayırlı işlere muvaffak olurlar; ama, ihlastan nasipsizdirler. El attıkları bazı işlerde zahiren bir hikmet görünür; ne var ki, Allah onları “sıdk u sadakat”ten yoksun kılar.” İşte, Yeşil Kubbe’nin hatırası olarak hep hatırlayacağım bu kıymetli sözü hem bir şefkat tokadı, hem bir nasihat ve hem de bir kulak çekme olarak kabul ettim. Kendi adıma kadrini bilemediğim ihsanları, fevtettiğim fırsatları hatırladım. Af ve müsamahanızı istirham ederek, Allah’ın üzerimizdeki bunca nimetini gören herkesin aynı düşünceleri taşıyacağı zannıyla; bazı şahsî duyguları ve indî mülahazaları dile getirmenin uygun olacağı zehabına kapıldım. Allah’a sonsuz hamd ederiz ki, O bizleri salih kimselerle tanıştırdı, onlarla aynı ideali paylaşma, maddî-mânevî aynı havayı teneffüs etme imkanı verdi. Kendimiz gül olamasak da hep çiçek bahçesinde, güller arasında, bülbül nağmeleri eşliğinde yaşadık. Başkaları Bişr’in, Fudayl’ın sadece menkıbeleriyle yetinirken, Rahman u Rahîm bize hayatı bütünüyle destan olmuş kahramanları görme, tanıma lütfu bahşetti. Cenab-ı Hak, bu devri de kısır bırakmadı, selim kalbli salih kullar gönderdi, onlarla asrın çehresindeki karanlıkları giderdi ve bize de onlardan istifade etme imkanları verdi. Özellikle de kudsî bir ideale dilbeste bahtiyarlar, vicdan gözüyle etraflarına bakarlarsa, mutlaka bu sözlere hak verecek ve kendilerinin bir “veliler kervanı” içinde yol aldıklarını göreceklerdir. Evet, Allah bizlere en kıymetli nimetleri arasında kendilerinden istifade edeceğimiz Hak dostlarını tanıma nimetini de verdi.. salih bir dairede, salih amellere teşvik eden bir atmosferde, hakîmâne gidişat üzere bir hayat bahşetti.. bahşetti ama acaba biz o nimetlerin kadr u kıymetini bilebildik ve bu fırsatı iyi değerlendirebildik mi? Gönül erlerinden istifade ettik, hayırlı hizmetlerimizi ihlasla bezedik, hikmetli işlerimizi sıdkla kemale erdirdik mi? Yoksa bizim hayatımızda, Allah dostlarını tanıma nimeti ile onlardan istifade edememe nıkmeti içiçe mi? Sürekli, hayırlı işler ortaya koyuyor görünmeyle ihlastan mahrum bulunma elele mi? Bir hikmet insanı tablosu sergileme, fakat sıdk u sadakatten nasipsiz kalma yanyana mı? Yoksa, Allah muhafaza, Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'indeki meşhur beytine mi mâsadak olduk? Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez // Bârân yerine dürr ü güher yağsa semadan "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, nasipsizin bahçesine yine de bir damlası düşmez." Evet, Rahman u Rahim’in sonsuz lütuflarına rağmen, "dâllîn" den sayılmayacağımızı ümid etsek de, tam yolda değiliz. Zihnî, fikrî, ruhî boşluklar içinde bulunduğumuz muhakkak. Anlayış ve düşünce fakirleri olduğumuzda ise hiç şüphe yok. Kendi iç dünyamızla ayakta durduğumuz söylenemez. Fakr ve cehaletlerimizin yanında hele bir de tefrika zaafımız var ki anlatılacak gibi değil.. Gelip gelip kendi ürettiğimiz problemlere takılıyor; yapalım derken yıkıyor ve kendi enkazımız altında kalıyoruz. Kötülük düşüncesine bağlı meyillerimiz tabiatımız hâline gelmiş ve olabildiğine azgın; iradelerimiz çelimsiz, yüreklerimiz de bomboş. Keşke bu makûs kaderimizi değiştirebilseydik.! Keşke Allah’ın bize bir lütfu olan konumumuza göre sağlam bir duruşa geçerek mazhariyetlerimizin hakkını eda edebilseydik! Ne acıdır ki eda edemedik; hatta şu anda da, sadece olup biten şeyler karşısında ciddi bir şeyler yapamama acziyle yer yer kıvranıyor; zaman zaman da elem ve kederlerimizi sinelerimize gömerek kâh yutkunuyor, kâh gözyaşlarıyla boşalıyor; ama her zaman içimizi kanatan bir hicab ve hicran yaşıyoruz Fakat, her şeye rağmen, elimizde hâlâ çok değerli bir sermaye var: insanın ameli, ihlâsı, hasbîliği, diğergamlığı önemli birer güzellik buudu sayılsalar da, insan yanlı olmaları itibariyle, Allah’ın affı yanında çok önemsiz kalırlar. Zira öncekiler, zâhîrî esbab açısından insanın işi ve davranışları sayılmasına karşılık, ikincisi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın rahmet buudlu şe’n-i hâssı ve mülâtefesidir. Bundan dolayıdır ki, Gazze’de son dakikalarını yaşayan İmam-ı Şafiî recâ adına şu son ve dolgun solukları teneffüs etmiştir: “Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım.. günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” Evet, yeis, yol kesen bir gulyabani, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şimdiye kadar yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır. Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamazlar.. hele azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar. Şimdi eğer, biz de yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak, her şeye rağmen, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler bugüne dek defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürdü ve onlarda en yüce şahikalara ulaşma azmini coşturdu.. Hele, her şeyi olduracak, her şeye erdirecek O ise ümitsizlik de ne demek? Gül bahçesinde dikenden bahsetmek ayıp olmaz mı? Tâvusun tüyleri arasına saksağan kuyruğu sokuşturmak da niye?. Hakk'a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur.. Halîm u Vedud, "Çaresiz kalıp da O'na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah'tan başka kimdir?" diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan ve bize Kendisine dönme, temizlenme ve yenilenme yollarını gösterdikten sonra mazideki zaaf, kusur ve şeytanî tuzakların! Hayır hayır, yese asla teslim olmayacak, acz ve çaresizlik ağına takılmayacak, bir kere daha, hiçkimsenin eliboş dönmediği Rahmet kapısının tokmağına dokunacağız; ümitlerimizle O’na dayanarak, beklentilerimizi O’nun lütuf bahçelerinden dermeyi umarak: Ey Rahman u Rahim; meçhul bir rıhtımdan yanlışa açılmamız üzerinden hayli zaman geçti. Bulunduğumuz yerden uzaklaştık, ama mevhum hedefe de asla ulaşamadık; sürüm sürüm yollardayız; ne dizimizde derman kaldı ne iradelerimizde fer. Azimlerimiz iki büklüm; kanatlarımız kırık; yol-iz bilmezlerin gurbet, hayret ve dehşeti içinde "Bir kapı" deyip inliyor ve vicdanlarımızda "Siz mi geldiniz?" manasına gelecek bir emare ve bir işaretin yankılanacağı "eşref saati" bekliyoruz. Beklerken de yer yer ettiklerimiz karşımıza dikiliyor ve tam ümitlendiğimiz bir sırada kendi kendimize: "Nerede o mazhariyet nerede siz" diye mırıldanıyor; bir kere daha sendeliyoruz. Ey Yüce Dost, sanki kopkoyu bir gölgedeyiz; ne simalarımızda renk kaldı ne düşüncelerimizde hayat. Kendi vehimlerimizin cinnetini yaşıyor ve sürekli kendi kendimizi mıncıklıyoruz. İki büklümüz, harekete geçip doğrulamıyor ve bir türlü beklenen yenilenmeyi gerçekleştiremiyoruz. Bir türlü ayaklarımız üzerinde duramıyor, bir türlü tevhid-i kıbleye muvaffak olamıyor ve bir türlü zihnî, fikrî teşevvüşten, ikilemden kurtulamıyoruz. Başıboşlar haline geldik; bu hâlimizle İslâm'ın çehresini karartıyor; çevremizdeki mütereddit ve mütehayyirleri de şüphelere sevkediyoruz. Konuştuğumuz sözler, kalb ve kafa izdivacından doğmuş nesebi sahih beyanlar değil; yazıp-çizdiklerimize gönüllerimizin sesi demek çok zor. Her hâlimizde ayrı bir ukalâlık ve iddia nümâyan. Çoğu hareketlerimiz mele-i âlânın sakinlerini utandırmaya karşılık şeytanları sevindirecek mahiyette. Affına sığındık, bize nezdinden bir ışık gönder ve zulmetlerin oyununu boz. Yeis ümitlerimize çelme takma peşinde, düşüncelerimiz plânsızlığın cenderesinde ve hemen hepimiz müterakim ihmallerin doğurduğu bir çaresizlik içindeyiz. "Kimsemiz yok" diyemeyiz; çünkü Sen varsın; tamamen nâçar kaldığımızı söyleyemeyiz; zira Sen çaresizler çaresisin. Ey sevgisi bütün sevgilerin önünde Sultanlar Sultanı, bizi bir kere daha yakınlığına kabul buyur ve Senden hususî iltifat bekleyenleri kendi uzaklıklarıyla başbaşa bırakma; bırakıp hicranla yakma. Bizden önce de binler-yüzbinler kaçak yaşadı; sonra döndü.. bunlardan bazıları Senin merhametine el açtı; el açtı ve başını eşiğine koyup gözyaşlarıyla içini sadece Sana döktü. Sen de onların hepsini şefkat kurnalarında arındırdın, sonra da alıp hususî siyanetinde barındırdın. Bizler de, Senin kulların olduğumuzu mırıldanıyor, iltifatta bulunup kabul ettiklerine teveccüh buyurduğun gibi bize de bir kapı aralayıp "Geçin içeriye" diyeceğin anı intizar ediyoruz. Senin kapına yönelmek, gözden günahları, gönülden pasları silmenin biricik yoludur. Sana yönelen mücrimleri sevgi ve merhametine konuk etmek Senin usûlündür. Sana yönelirken yol zâd u zahiresini ve kapına dayanıp durma iradesini de yine Senden bekliyoruz. Gönüllerimiz, rahmetinin gazabına sebkat ettiği mülâhazasıyla çarpıyor, gözlerimiz bir ışık beklentisiyle açılıp kapanıyor. İradelerimize fer, sinelerimize genişlik lütfederek bu uzun maratonu yüzümüzün akıyla bitirmeye bizi muvaffak eyle. Bugüne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorulduk. Sensizlik canımıza tak etti.. meğer, mülâhazalarda Sen olmayınca en geniş yollar ne kadar da daralıyormuş, şehrahlar nasıl da sevimsiz patikalara dönüyormuş.. Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma! Senin yolunda gibiyiz; ama ciddî bir azığımız yok; ömür sermayemiz yabancı hülyalar, yalancı rüyalar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsnüzannımız.. evet, cürmümüz dağlar cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine oturduğu her şeyin üstünde. Senden uzaklık her şeyimizi alıp götürdü; düşüncelerimiz ufuksuzluğa takılıp kaldı. Akıllarımız her gün ayrı bir fantezinin peşinde ve hezeyandan hezeyana koşup durdu. Kalblerimiz kendi özlerine rağmen karardı ve simsiyah kesildi; canlarımız gırtlakta, başımızı kapının eşiğine koyuyor, Senden yeni bir diriliş dileniyoruz. Sergerdanlığımız, riayetine bir çağrı; tutarsızlığımız, irade ve kudretine bir davetiye; yalnızlık ve gurbetimiz, himayene bir sığınma dileğidir; bizi maiyyetine yükselt ve yakınlığınla şereflendir. Hatalarımız bütün denizleri kirletecek kadar cesim ve ürpertici; Sana karşı tavırlarımız mahvolmuş kavimlerin hâllerinden birkaç kadem daha ileri; kalbî, ruhî hastalıklarımız cüzzamdan, kanserden daha amansız; dertlerimizi dergahına açıyor, dermanı da Senden ümid ediyoruz. Sen kimsesizler kimsesi ve bizlerin melceisin. Senden başka ilâh yok ki ona el açıp yalvaralım. Kapından gayri kapı yok ki varıp ona dayanalım. Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve kuvvet de tanımıyoruz. Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize kendimiz olma idrakini lütfeyle. Amellerimizi ihlâsla derinleştir ve ümitlerimizi de ye'sin insafsızlığına bırakma... Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla baş başa koyma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibr u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her hâlimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz. Ey affı tecziyesinin önünde rahmet tahtının sultanı! Bizi bir bilinmez ve bulunmaza bırakarak tazib etme. Eğer bir zaman Senden kaçıp akla-hayale gelmedik levsiyâta girdi, mâhiyet deformasyonları yaşadı, haddimizi bilmezlik edip Sana baş kaldırdı, hevâ u nefislerimize uyup kirlendi ve kendimize kıydı isek, şimdi bin bir çaresizlik içinde, ama ihtiyaçlarımızın şuurunda olarak, boynumuzda hâkimiyetinin tasmaları, ayaklarımızda ıztırar prangaları, ellerimiz göğüslerimizde günahlarımızı itiraf ediyor; bir kez daha kapının kulları olduğumuzu mırıldanıyor, "merhamet" deyip inliyor ve ululuğuna yakışır bir muamele bekliyoruz. Yeni bir azim ve ümitle bir kere daha Sana yöneldik. Başımızı ayaklarımızla buluşturduk ve bir sürü beklentiye koyulduk. Arzu ve isteklerimizde bize inkisar yaşatma! Bize sevginden kâse kâse şerbetler sun ve gönüllerimizi iştiyakınla coştur! Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşünelim.. her şeyi Sana bağlayıp öyle sevelim.. vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp duralım. Senin için kıyam edip, Senin için oturalım.. her şeyin çehresinde Seni okuyalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya çalışalım. *** Not: Bulunduğum yerde Cuma hutbesi olarak okuduğum bu yazıyı, istifadeye medar olabileceği düşüncesiyle ve dualarınız recasıyla sizlerle de paylaşmak istedim.
|