Anasayfa arrow Satır Arası arrow Tefekkür Dünyamız arrow İslamın Tanıttığı Allah
E-posta

İslamın Tanıttığı Allah

 Prof.Dr.Suat Tıldırım

 

Allah kelimesi, bütün ilahi sıfatları kendisinde toplayan Zat’a delalet eden özel isimdir.Bu kutlu ismin etimolojisi hakkında çeşitli görüşler vardır. En kuvvetli ihtimale göre bu lafzın aslı, “Ma’bud” manasına gelen ilah kelimesinin ma’rife şekli olan El-İlah ‘tır. Buna göre Allah : belirli olan gerçek Tanrı demektir. Tanrının tek olması ve bu lafzın çok kullanılması sebebiyle, artık İlah denilince O hatıra geldiğinden, kısaltılarak Allah denilmiştir.

Uluhiyyeti belirtmek için gerek Akad, Ugarit, Fenike dilleri gibi ölü ve gerekse Arapça, İbranice gibi yaşayan Sami dillerde müşterek El lafzı, aynı “Başlangıçtaki monoteizm” tezinin doğruluğuna delil olmaktadır. Demek ki en eski dönemden beri bu pek geniş coğrafyayaya yayılmış insanlar, gerçek Tanrıya kulluk ediyorlardı. Cahiliye arapları gökleri ve yeri , kendilerini ve bütün canlıları yaratan, yağmuru indirip yeryüzünü canlandıranın Allah oduğunu kabul ediyorlardı. Fakat çok ötelerde düşündükleri bu Yüce Varlığı unutmuşlar, ibadetlerini O’nun kızları ve oğulları diye iddia ettikleri bazı tanrılara yöneltmişlerdi. Bunların, O’nun katında kendilerinin şefaatçileri olacaklarına inanıyor, Allah’ı ancak bir felaket sırasında hatırlıyorlardı.

“İnsanlar, hemcinsler arasındaki karışıklığı önlemek için birbirlerine özel isim veregelmişlerdir. Halbuki gerçek Tanrı tektir. Dolayısıyla Onu ayırd etme ihtiyacı olmadığına göre isminin bulunması gerekmez” diyen bazı filozoflar bulunabilir. Fakat beşeri realitede isim, sadece hemcinsleri birbirinden ayırd ettiren basit bir etiket olmayıp, aynı zamanda varlığı ve şahsiyeti tamamlayan bir unsurdur. Öyle ki adı olmayan yok hükmündedir. Ancak var olanın adı sanı anılır. İşte bunun içindir ki Tanrı, benzeri olmasa da özel isim taşır. Kaldı ki isim objeye tekabül edip onu izhar eder. İnsanlar arasındaki ortak anlayışa göre, bir şahsın özü onun adında odaklaşır. Adsız adam adeta varlıktan da mahrum sayılır. Keza insanlar, bütün varlıklarıyla yöneldikleri Rab Tealaya yalvarır ve hitab ederken kullanacakları birtakım isimlerinin bulunmasında zaruret vardır.

Allah’ın varlığı en bariz tarzda tezahür ettiğinden O, Zatını bu tezahürü ifade eden birçok isimle anmıştır. Allah’ın zatı, sıfatları; sıfatları ise isimleriyle bilinir. Bütün kainat, Onun isimlerinin tecellilerinden ibarettir. İsimler ise ilahi vasıflardan ibarettir. Nitekim Allah’ı zat olarak kabul eden her din, O’nu tanıtmak için çok sayıda akli yüklemler kullanır. Bu yüklemler gerçeğe tekabül edip sembolik ifadeler değildirler. Mesela “Allah Rahim’dir”, “Allah Kadir’dir”, Allah Hakimdir”, “Allah Ğafurdur” demek gibi. Allah’ın isimleri daha fazla olmakla beraber, en meşhur olan 99 ismin, Müslümanların dini hayatlarında özel bir yeri vardır. Hz. Peygamber (a.s.m.) bunları belleyip zikredenin Cennete gireceğini bildirmiştir. Mümin her ismi zikredişinde,o vasıftan nasibini de düşünür. Zira Allahın ahlakı ile ahlâklanmak İslamın idealidir. Bu ideali gerçekleştirmede en önemli vesile Allah’ın bu güzel isimlerini zikretmek, onları tefekkür edip , onlardan etkilenmektir. Bu vasıflardan bir kısmının geçtiği şu iki pasajı Kur’an’dan iktibas edelim: Bunlardan birincisi, İslam ibadet hayatının esası olan Fatiha suresidir:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. Bütün hamdler, övgüler Alemlerin Rabbi Allah’adır. O Rahman’dır, Rahim’dir (Zatında sonsuz rahmet sahibi olduğu gibi mahlûklarına da merhamet, af ve ihsanda bulunandır). Din (işlerin karşılığının alınacağı hesap) gününün Hakim’idir” (Kur’an, 1:1-4)

“Allah’tır gerçek İlah. Ondan başka yoktur ilah. Görünmeyen ve görünen her şeyi Bilen’dir. O Rahman’dır, Rahim’dir.

Allah’tır gerçek İlah. Ondan başka yoktur ilah. O Melik’tir (gerçek Hükümdardır), Kuddûs’tur (her türlü eksikten beridir), Selâm’dır (Kusurlardan salim olup esenlik ve barışın kaynağıdır), Mü’min’dir (güvenlik verendir), Muheymin’dir (Her şeyin üzerinde gözeten ve kollayandır), Aziz’dir (üstün kudret sahibi,mutlak galiptir), Cebbar’dır (mahluklarının durumlarını düzelten ve mutlak iradesi ile onları yönetendir), Mütekebbir’dir (büyükler Büyüğüdür). Allah, müşriklerin iddialarından münezzehtir.

Allah, o gerçek İlâhtır ki Hâlık’tır (Yaratıcıdır), Bari’dir (mahluklarını düzgün ve ahenkli tarzda yaratandır), Musavvir’dir (mahluklara özel suretlerini verendir). Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Onu takdis eder. O Aziz’dir, Hakim’dir (her şeyi yerli yerince yapandır)” (Kur’an, 59:22-24).

Allah’ın isimleri içtihadi olmayıp tevkifidir, yani ancak vahiy yolu ile bildirilen isimler muteberdir. Bu isimler çeşitli tasniflere tabi tutulmuşlardır ki o ayrıntılara burada girmeyeceğiz. Çeşitli dillerde Uluhiyyet hakkında kullanılan özel isimler ise muteberdir.

Allah’ın isimlerinin çokluğu, Onun fiillerinin çokluğunu anlamamızı kolaylaştırır. Ulûhiyyetin muhtevasına sınırsızlık verir. O’nu kısıtlayıcı, dar anlayışlardan kurtarır. Özellikle birbirinin zıddı olan isimler, unutmamak gerekir ki zıd, mütenakız demek değildir; Ulûhiyyeti sınırlama eğilimi taşıyan anlayışlara etkili birer engel olurlar. Kimisi O’nu sadece Zahir olarak görmek ister. Öyledir amma, Allah Batın’ dır aynı zamanda. O, Muizz olup dilediğini yükselttiği gibi, aynı zamanda Müzill olduğundan dilediğini alçaltır. Hayatı verip bütün kainatı canlandıran Muhyi olduğu gibi, Mümit olarak da, belirlediği vakit geldiğinde hayatı geri alır.

Allah’ın vasıflarının çoğu isbat kabilinden olup selbi vasıflar az kullanılmışlardır. Yani Ulûhiyyetin mahiyetinin ne olmadığını bildirmekten ziyade, ne olduğu bildirilmiştir. Bu da insanlar arasında mükemmelliği bildiren bazı ideal sıfatlarla Allah’ın tavsif edilmesi şeklinde tezahür etmiştir. Felsefi temayülün arzu ettiği gibi sadece selbi yön hakim olsa, yani “Allah’ın mekanı yoktur, sıfatları yoktur, görünmez, bilinmez, asla tasavvur bile edilemez vb.” şeyler söylenseydi, bu asla bir tanıtma olmazdı. Halbuki insanın fıtratı ve aklı, var olanı, birtakım sıfatlarla tanıyabilir: Hayy (Diri), işiten, gören, irade eden, seven,merhamet eden,affeden, cezalandıran gibi. Ama Kur’an’ın tanıtma üslubu, isbat yönüne ağırlık vermekle beraber selbi yönü ihmal etmemiştir. Böylece insan fıtratına uygun tanıtma şeklinin, tek başına bu iki yönden hiç birinde olmayıp, bu iki zıddın birlikte olarak ahenk içinde bir bütün teşkil etmesinde olduğunu göstermiştir. Bu konuda en karakteristik olduğunu söyleyebileceğimiz şu bir tek ayetle Kur’an, insan idrakinin Allah hakkında düşünebileceği en ideal bir marifeti özetlemiştir: “Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur. (Bununla beraber) O, İşitendir, Görendir” (Kur’an, 42, 11). Birinci kısım selb, ikinci kısım isbattır. Nitekim Allah’ı tanıtan , şimdi meallerini iktibas edeceğimiz İhlas suresi ile Ayete’l-Kürsi de iki yönü de dengeli olarak ihtiva etmektedir.

“De ki: O, Allah’tır, gerçek İlahtır. Allah Samed’dir (Her şey O’na muhtaçken O, hiçbir şeye muhtaç değildir). Ne doğurdu, ne doğuruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu” (Kur’an, 114 (İhlas):1-4)

“Allah O İlahtır ki, Kendisinden başka ilah yoktur. Hayy’dir (Mutlak Diri, ezeli ebedi hayat sahibidir), Kayyum’dur (Kendi Zatı ile var olup bütün varlıkları varlıkta tutan,onları yönetendir). Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutamaz. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine? Yarattığı mahlukların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahluklar ise O’nun dilediğinden başka , ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun Kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O, öyle Ulu, öyle büyüktür” (Kur’an, 2:255).

İsbat unsurları Uluhiyyet hakkında insan düşüncesine bir tasavvur verir. O’nu bildiğimiz birtakım varlık sıfatlarıyla tanıtır. Fakat öbür taraftan gelen selb ve tenzih unsurları bu tasavvuru buharlaştırır. O’nun mahdut, fani idrakimize sığmayacağını, bütün tasavvurların ötesinde olduğunu bildirir. İşte zahiren teşbih (antropomorphisme) ifade eden ( Diri,Gören, İşiten, Konuşan, Affeden, İrade eden vb.), hatta O’na rıza, gazap, sevgi, merhamet, Arş üzerine kurulma, el izafe eden müteşabih ayetleri anlamakta istikametten ayrılmamak gerekir. O da vahyin izafe ettiği sıfatları inkar etmemekle beraber Allah’ı, herhangi bir hususta mahluklara benzemekten tenzih etmektir.

Allah’a iman etmek, O’nun yüce zatı hakkında vacib olan kemal sıfatlarını, imkansız olan noksan sıfatları ve mümkün olan sıfatları bilip öylece inanmaktır. O bütün mükemmelliklerle muttasıf, her türlü eksikten münezzehtir. Sıfatları: a) Sıfat-ı selbiyye b) Sıfat-ı sübutiyye c) Sıfat-ı fiiliyye olarak üç kısımdır.

Sıfat-ı selbiyye, varlıkla ilgili olmayıp Allah’ın zatına dair şu sıfatlardır:

1-Var olma;
2-Kıdem (varlığının başlangıcı olmamak);
3-Beka (Varlığının sonu olmamak);
4-Muhalefe li’l-havadis (Sonradan var olan varlıklara benzememek);
5-Kıyam bi-nefsihi (Varlığı zatından olup başkası ile kaim olmamak);
6-Vahdaniyyet (Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Bir olmak. Yaratan, yöneten ve ibadete layık olanın yalnız Allah Teâlâ olması).

Sıfat-ı sübutiyye ise şu sekiz sıfattır:
1-Hayat (Diri, yani mutlak,ezeli ve ebedi hayat sahibi olmasıdır).

2-İlim (Her şeyi, vasıtalara muhtaç olmaksızın ezeli ilmiyle bilmesidir. İlim sıfatının taallukundan hiçbir şey hariç kalamaz).

3-İrade (Dilediği şeyi, dilediği nitelik ve vakte tahsis etmesi. Allah’ın iradesi iki nevidir: Birincisi Tekvini irade olup taalluk ettiği şeyi mutlaka gerçekleştirir. Hayra ve taate olduğu gibi şer ve masiyete de taalluk eder. İkincisi: Teşrii iradedir ki taalluk ettiği hususun gerçekleşmesini gerektirmez, yalnız hayra ve taate talluk eder).

4-Kudret (Bütün makduratı, vakti gelince, ezeli iradesine uygun olarak yapmasıdır).

5-Sem’ (İşitilmesi mümkün olan her şeyi, vasıtalara muhtac olmaksızın işitmesidir).

6-Basar (Görülebilecek her şeyi vasıtalara muhtac olmaksızın görmesidir).

7-Kelam (Söylemek sıfatı olup ezelidir ve her şeye taalluk eder. Vahiyler, ilahi kitaplar, ilhamlar bu sıfatın taalluk etmesiyle zuhur etmiştir).

8-Tekvin (Yaratmak, yokluktan varlığa çıkarmak demektir. Bu sıfat, kudret sıfatından farklıdır. Kudret, makdurun varlığını gerektirmez; halbuki tekvin, makdurun varlığını gerekli kılar. Tekvin sıfatı; yaratma, rızıklandırma, diriltme, öldürme gibi Allah’a ait fiillerin merciidir.

Sıfat-ı fiiliyye: Allah’ın Zatının muktezası olmayıp, dilemesinin gereği olan kemal sıfatlarıdır. Dilediği zaman yapıp dilediği zaman yapmadığı yaratma, diriltme, öldürme, rızıklandırma, nimet verme, merhamet etme, affetme, tevbeyi kabul etme, aziz veya zelil kılma, razı olma veya gazab etme gibi fiillerdir. Bunların hepsinin mercii tekvin sıfatıdır.

Allah’ın varlığının delilleri

Allah’ın varlığı duyularla idrak edilemez. Bundan ötürü O’nun varlığını elle tutulur, gözle görülür hale getirmek söz konusu olamaz. Fakat Allah’ın duyularla idrak edilemeyeceğini söylemek, O’nun varlığının akılla bilinememesi veya akla aykırı olması manasına gelmez. Bizde sevgi, nefret, özlem, inat gibi birçok duygu vardır ki onların mahiyetlerini idrak edemiyoruz. Ama varlıkları bedihidir, ortadadır. Allah Teâlâ’nın varlığı da bedihidir. Bilimlerdeki aksiyomlar kabilindendir. Aksiyom nasıl çıkış noktasını oluşturur ve ispatlanmaya ihtiyacı olmazsa,bu muazzam kainatı var eden ve saymaya gelmez yaratıcı faaliyet eserleriyle dolduran Yaradan’ın varlığı da öyledir. O, zuhurunun şiddetinden gizlidir. Çok kuvvetli ışığın göz kamaştırması, ona bakılamadığı için o ışık kaynağının görülememesi gibi, bu derecedeki zuhur, Allah’ın varlığına adeta perde olmuştur.

 

Bu yazı Yeni Ümit Dergisi'nde yayınlanmıştır.

 


 

Okunma: 324
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player


 ListeNur.de - islami siteler listesi