Yenilmez, masum güçAli Ünal, Zaman, 20.11.2006 Tarihin en büyük hadisesi, Allah Rasûlü'nün (sas) 23 yıl gibi çok kısa bir sürede, bilinen tarihte hiçbir tanınmışlıkları olmayan bir topluluğu tarihin en büyük ilim ve manâ üstadları, en büyük ve yenilmez komutan ve askerleri, en büyük devlet adamları, en cesur ama en merhametli, insanî değerlerle en fazla bezenmiş insanları haline gelecek ölçüde temelden değiştirmesidir.
Bu öylesine emsalsiz bir hadisedir ki, onun benzeri bir hadise, Hz. Musa gibi beş büyük rasûlden biri ile başlamış ve birbiri ardınca gönderilen rasûller ve nebiler rehberliğinde ancak 3,5-4 asırda tamamlanabilmiştir. Allah Rasûlü'nün 23 yılda yaptığı bu emsalsiz inkılâp, yine tarihte emsalsiz safhalarla devam etmiş, O'nun Âhiret'e intikalini takip eden 12 yıl içinde İslâm, bugün İslâm dünyası diye bilinen coğrafyanın üçte ikisine bir daha çıkmamacasına yerleşmiştir. İlk safhası itibariyle ve zahiren askerî alanda gibi görünen bu başarı, büyük ölçüde kalblerin ve zihinlerin fethiyle gerçekleşmiştir. Fethedilen ülke halkları bir yandan kendi topraklarında etrafa dağılan Sahabe fertleri tarafından, bir yandan da savaş esirleri olarak dağıtıldıkları Sahabe evlerinde kalbleri ve zihinleriyle fethedilmiştir. Öyle ki, Hz. Zübeyr ibn Avvam'ın evinde, bunlardan 1000'i erkek 1000'i kadın olmak üzere 2000 tane vardı. Sahabe'nin birinci emsalsiz hizmeti Allah Rasûlü ile gerçekleşmişse, ikinci büyük hizmeti Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn nesli gibi, Sahabe'den sonra en büyük iki insan neslini yetiştirmek olmuştur. Bu hadisenin emsalsizliğini anlama adına temas edilmesi gereken önemli bir nokta, bu insanların tarihin en köklü ve en yaygın dinlerinin, felsefelerinin bulunduğu topraklarda yetişmiş ve bu din ve felsefeleri bırakarak İslâm'a girmiş olmalarıdır. Dolayısıyla Sahabe'nin bu başarısı, kâinatın aklı olarak Kur'an'ın, ruhu olarak Allah Rasûlü'nün risaletinin başarısıdır. İşte, İslâm'ın ana ve yenilemez gücü, asıl dinamiği, onun kalbleri ve zihinleri fetheden, kalblerin ve zihinlerin sultanlık tahtına oturan ilmî ve manevî boyutudur. İlâhî Din'in bu yenilmez gücünü, ikinci derecede Hz. İsa'nın Roma'yı dize getiren havarilerinde, talebelerinde görürüz. Roma zulmüne kahramanca direnen, Kur'an'da Ashab-ı Kehf kıssasında mücadeleleri ana hatlarıyla destanlaştırılan az sayıdaki bu kahramanlar, sadece imanın ve imanın verdiği sabrın, tevekkülün, en ağır işkencelere bile sadece gülümseme, bu işkenceleri yapanlara da hayır dileme tavrının gücüyle Roma'yı yenmesini bilmişlerdir. Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamak için, meselâ Antakya'da Asi Nehri kenarındaki dağa nasıl kapı açıldığını, onun nasıl tepesine kadar delindiğini; Erdemli-Silifke arasındaki Cennet mağarasının dibindeki, 4000 m.lik Erciyes dağının tepesindeki manastırları görmek yeter. Anadolu, bu muazzam efsanenin izleriyle doludur. İşte, Müslümanların asıl gücü dinleridir. Bu dinin kazandırdığı ve üzerine oturduğu Allah marifeti ve muhabbeti yüklü iman, Âhiret'i dünyaya tercih, sabır ve tevekkül, her maddî gücü eritecek birer ışıktır. Maddî sahadaki savaşların sahip olunan silahlar ve onlara sahip olanlar sebebiyle herhangi bir kural tanımaz hale geldiği günümüzde -kendilerini savunma mecburiyetindeki Müslümanların durumunun farklılığı mahfuz- Müslümanların kullanabilecekleri ve kullanmaları gereken karşı konulmaz 'silah', Kur'an'ın elmas düsturlarıdır ve takip edilmesi gereken yol, Sahabe'nin yoludur, Mesihiyet'i temsil eden havarilerin yoludur. Şu kadar ki, Hz. İsa'nın takipçileri ikinci-üçüncü nesilde kitaplarının aslından mahrum kalmakla, Roma'yı dize getirirken maalesef Roma putperestliğiyle âdeta uzlaşma çizgisine düşmüşlerdir ama, Kur'an'ın ve Sünnet'in korunmasıyla nasıl Sahabe için böyle bir tehlike söz konusu olmamışsa, günümüzde de aynı yolu yol bilenler için de bu tehlike yoktur. Bir tehlike varsa o da, mevcut baskın kültür karşısında ümmiyeti kaybedip zihinde mağlûp duruma düşme, dünyevileşme ve nefsaniyete dayalı karşılıklı hak ihlalleri (bağy) sebebiyle tefrika, dolayısıyla Kur'an ve Sünnet'i keyfî yorumlara alet edip, ihtilâflar üretmedir.
|