Nereye?Ahmet Selim, Zaman, 26.11.2006 Her gün 100 kişi öldürülüyor. Geçen gün bunun iki katından fazla insan hayatını kaybetti. Kim kimi öldürüyor? Müslüman Müslüman'ı öldürüyor, hem de içinde çoluk-çocuk-kadın bulunan sivil gruplar halinde katlederek. Sebep, "Şiiler" yahut "Sünniler" arasında yaşıyor olmasından ibaret! Nedir bunun hükmü? "Provokasyon" denilip geçilmemelidir. Bunun cevazına inanan bir "karakter, kişilik ve zihin" yapısı var orta yerde. Bu hakikatin yanında provokasyonların varlığı yokluğu önem taşımaz. Tahrikin var olması, fail olmanın ve fiili sonuçları memnuniyetle paylaşmanın korkunç vahametini hafifletmez. Hatta bu gibi hafifletici teviller aramak o vahameti daha da derinleştirip boyutlandırır. Bir cinayete uzaktan şahit olsanız, onu ömrünüz boyunca unutamazsınız. Film seyretmeye benzemez bu. İnsanın ruhunda ve hafızasında darp izi kalır, silinmeyen travma anormallikleri bırakır. Şahit olmak şöyle dursun, olayı yakinen hissetmek (o hayat kesitinin dahilindeyken duymak, öğrenmek) bile insanı sarsar. "Zamanla alışır insan" denilebilir. İnsan bazı şeylere, anormalleşmeden alışmaz. "Meşruiyet ve itidal" dairesindeki "tahammül ve sabır" rezervleriyle bile zor halledilen dramatik olguların ötesindeki sarsıntılara asla alışamaz. Yani, onları, normal bir şuur dengesini koruyarak "olağan"mış gibi görmenin imkanı, ihtimali yoktur. 65 yaşındaki bir kadın canlı bomba olup intihar etmiş ve bu olay adeta övgü üslubuyla haberleştiriliyor! Görüyor musunuz anormalleşmenin sirayet derecesini? Zedelenmeyen ölçü yok. Hayat nedir, can nedir, insan nedir; 65 yaşındaki insan, kadın, anne, büyükanne nedir; bu nasıl bir şey? O kişinin yakınları, toplumun bireyleri, bu faciayı nasıl açıklayıp yorumlayacak, nasıl taşıyacak, bu ve benzeri olayları nereye bağlayıp normal bir insan gibi yaşamanın dengesini nasıl bulacak? Oraya bir düzen oturtacaksın! O toplum düzen tutar mı, kendi iç dengesi olmayanların hangi barış dengesine temel ve dayanak kazandırmaları nasıl mümkün olabilir? Alışmak, duyarlılığın o noktada törpülenmesi demektir. Kötü alışkanlığın dışında da iyi olmayan alışkanlıklar vardır. Size acı veren bazı sonuçlara, acınızı azaltacağını bilseniz bile alışmamanız gerekir. Aksi halde, "ruh-şuur ve zihin" dengeleriniz hasar görür. Kavramlar ve realiteler sizin için anlamsızlaşmaya başlar. Siz, siz olmaktan çıkarsınız. İnsanı unutan ve unutturan hiçbir şeye alışmamak gerekir. İnsanı unutan ekonomiye, insanı unutan haberciliğe, insanı unutan hekimliğe, insanı unutan hiçbir şeye alışmamak gerekir. İnsanı unutan hekim, herhangi bir ticaret adamı gibi hastaların ve hastalıkların çoğalmasını isteyebilir. İnsanı unutan haberci, felaket ve fecaat haberleri vermekten hoşlanabilir; ellerini ovuşturarak "yok mu acı, kahır, fecaat, rezalet?" bekleyişi içine girebilir. Ve öyleleri hiçbir zaman iyi bir hekim, iyi bir hukukçu, iyi bir haberci olamazlar. Çünkü kavrayış ve düşünüş duyarlılıkları da, paralel olarak, zaafa uğramıştır. Bu dünyadaki her malzeme, (dolaylı yahut dolaysız) "insan" içindir… Ve insan, hiçbir hesabın; hammaddesi, malzemesi, yakıtı, malı, figürü değildir. İnsanı unutmak zulüm ve zulmet getirir. Yozlaşmış ve gaflete batmış insan, kendini unutan insandır. Sömürünün zirvesi ne demektir biliyor musunuz? İnsanı "kendi kendini sömüren" bir hale getirmek demektir. Libertaryanizmin tanımı da budur. Ruhunu öldüren ve fakat nefsinin hoşuna giden sunuşlara insan kendi iradesiyle güle oynaya gidiyor. Yani "özgürce!" gidiyor. "Alışmış" olmanın duyarsızlığıyla ve sorumsuzluğuyla, soyunmuş ve soyutlanmış bir modernite aşkıyla koşarak gidiyor! Batı'nın bize en büyük zararı, insanı bize de unutturan bir şuur bulanıklığını başımıza musallat etmesidir ve bu sömürü maddi sömürü değildir.
|