|
Sayfa 1 Toplam: 2
"On dört yaşındaydım ve tıpkı diğer gençler gibi benim de anne-babamla olan ilişkilerim bıçak sırtında gidiyordu. Hiç kimsenin, hattâ arkadaşlarımın dahi beni anlamadığı duygusuna kapılmıştım. Özellikle de, dişlerimin düzgün ve sağlam olması için taktırdığım diş telleri sebebiyle kendimi oldukça çirkin hissediyordum. O dönemde, erkek arkadaşlarıma karşı da ilgi duymaya başlamıştım.
"Onunla tanışmamdan sonra her şey değişti. Bir üniversite öğrencisinin bana kıymet verdiğini ve benimle ilgilendiğini bilmek büyüleyici bir şeydi. Artık o, benim nazarımda en mükemmel insandı. Bana, kraliçeymişim gibi davranıyordu. Çok geçmeden birbirimizin en iyi arkadaşı oluvermiştik. Ona her şeyi söyleyebileceğimi, onunla her mevzuu konuşabileceğimi düşünüyordum. Arkadaşlığımız ilerledikçe dinî mevzular da dahil değişik konulardan bahisler açtık. Onun, benimkinden farklı görüşleri vardı. Aramızdaki fikir ayrılıkları üzerinde sürekli tartışıyorduk. Ne var ki o, her şeyi olduğundan daha iyi gösterecek bir yol mutlaka buluyordu. Bir süre sonra, kafam karışmıştı ve ben şaşkına dönmüştüm.
"Bir gün, Mut'a'dan bahsetti; onun, Sünnî hadis kitaplarında da caiz kabul edilen bir çeşit geçici evlilik olduğunu söyledi. Önce ona inanmadım; fakat, bazı sahih hadis kitaplarını kaynak gösterince Mut'a ile alâkalı sözlerini ve teklifini kabul ettim. Nasıl bir felâketin içine düştüğümü fark edinceye ve işin aslını kavrayıncaya kadar da sıkıntılarla dolu dört senemi Mut'a yoluyla evlenmiş birisi olarak geçirdim. Zamanla, onurumu, namus ve iffetimi, birkaç genç kızı daha aynı tuzağa düşüren birine kaptırdığımı anladım. Allah, gözlerimi açmama ve kendimi nasıl bir âfetin içine sürüklediğimi görmeme yardım etti. O zamana kadar, inanç ve fikirlerimi bile onunkine göre değiştirme eşiğinde bulunuyordum. İşte bu noktada, hakikati ciddî bir şekilde araştırmaya karar verdim.
"Bu yazıda, bütün incelemelerimi arz edemesem de, Mut'a hakkında çok özet bir bilgiyi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Mut'a bahanesini kullanarak, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik masum genç kızlarla evlilik hayatı sürdürmek bazılarının hedefidir. Onlar, saf muhataplarını kendi görüş ve tercihlerinin doğruluğuna ikna etmekte ve onların zihinlerini karıştırmaktadırlar. Bütün kız ve erkek kardeşlere, anne, baba ve arkadaşlara yalvarıyorum; sevdikleri insanlarla daha yakından ilgilensinler, onları görüp gözetsinler ve Mut'a telâkkisine kurban olmaktan korusunlar."
Yukarıdaki sözler, merkezi Kuzey İrlanda'da bulunan Belfast İslâm Merkezi'nin hazırladığı İnternet sayfasında ilk olarak 24 Kasım 1997 tarihinde yayımlanan bir mektuba aittir. Mut'a ile alâkalı acı bir tecrübe yaşayan bir hanımefendi, başkalarına ibret olması için hem kısaca başından geçenleri arzetmiş, hem de bir makale şeklinde kaleme aldığı mektubunun devamında özellikle Şiî kaynaklarına da müracaat ederek, Mut'a ile alâkalı güzel bir özet araştırma aktarmıştır. Biz bu makalemizde, bahsi geçen çalışmadan istifade ederek Mut'a (geçici evlilik) konusunu bütün açıklığıyla ortaya koymaya gayret edeceğiz. Mut'a, Mânâsı ve İlgili Hadisler Mut'a, yararlanılan şey, umre ile haccı birleştirme, boşanan kadına verilen eşya, bir kadınla geçici olarak evlenme gibi mânâlara gelmektedir. Fıkıh terimi olarak Mut'a, bir erkeğin bir kadını aralarında kararlaştırdıkları bir zamana kadar ve belli bir para karşılığında eş olarak aldığı muvakkat (geçici) bir evlilik şeklidir.
Mut'a uygulamasında, erkek malî bakımdan kadından sorumlu değildir; fakat, eğer kadın bir çocuk doğurursa, o zaman erkek o çocuğun masraflarını karşılamak zorundadır. Ayrıca, süre dolduğu anda Mut'a nikâhı sona erer. Bu evlenme şeklinde miras da söz konusu olmadığı gibi, süre için de, bu tür evliliğin sayısı için de bir sınır yoktur. Gerek bu nikâh, gerekse devamlı bir nikâhla evli bir kişi, ücretini vererek istediği sayıda ve gerekirse yarım saatliğine, bir saatliğine mut'a nikâhı yapabilir. Bu nikâh şeklini kabûl eden Şiî ulemanın genel kabûlüne göre, böyle bir nikâh için şahit de, velînin izni de (kızın babası Mut'a'ya inanmayan bir Sünnî olsa da) şart değildir. Bütün bu özellikleriyle Mut'a, üzerine dinî kılıf geçirilmiş para karşılığı fuhşa benzemektedir.
Mut'a, cahiliye devrinde uygulanıyordu. Peygamber Efendimiz döneminde ise bir-kaç kere ruhsat verildiği ile ilgili rivâyetler vardır. Bu izinler, İslâm'da teşri nihaî şeklini almadan öncedir. Dikkat edilirse, Mut'a'ya izin veren rivâyetler, bazı sefer ve gazvelere hastır. Mut'a, bilâhare kesin olarak yasaklanmış ve ebediyen haram kılınmıştır.
Rivâyetlere göre Resûlullah (s.a.s.), Mut'a'ya ilk defa Hayber Savaşı'ından önce üç gün izin vermiş; daha sonra da onu yasaklamıştır. Bir defasında, Mut'a'nın helâl olduğuna inanan birisi Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü'nün Mut'a'yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir. (Buhârî, "Nikâh", 31; Müslim, "Nikâh", 29-32; İbn Mâce, "Nikâh", 44) Bu hadis-i şerif, daha sonra bahsedeceğimiz Şiî hadis kitaplarında da mevcuttur. Allah Resûlü'nün Mut'a'ya ikinci kez izin verişi de Mekke'nin Fethi'nde vuku bulmuştur. Üç günlük izinden sonra Resûlullah Mut'a'yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü'ne kadar yasaklamıştır. (Müslim, "Nikâh", 22)
Sebre b. Ma'bed el-Cühenî'den çeşitli yollarla nakledilen bir hadîs-i şerif de, Mut'a'nın sonsuza kadar yasaklandığını belirtmektedir. Resûlüllah (s.a.s) ile birlikte Mekke fethine katılan Sebre, Resûlüllah'ın (s.a.s) Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında durarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ey insanlar, ben size kadınlarla mut'a yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında (Mut'a ile tuttuğu) kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbir şey geri almayınız." (Müslim, "Nikâh", 19, 22, 24) Bazı rivâyetlerde bu yasaklamanın Vedâ haccı sırasında gerçekleştiği de belirtilmektedir. (Ebû Davud, "Nikâh", 13; İbn Mâce, "Nikâh", 44) Bu durumda anlaşılan, Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke'nin fethedildiği gün ilan buyurduğu yasağı Veda Haccı sırasında tekrar etmiştir. Çünkü Veda Haccı'na çok sayıda Müslüman katılmıştı. Peygamber Efendimiz orada daha önceden bildirilen pek çok meseleyi tekrar ettiği gibi "Mut'a"nın haram olduğunu da tekrarlayarak duymayanlara yeniden duyurmuştur. Böylelikle Mut'a'nın Kıyamete kadar kesinlikle haram olduğu te'kiden ifade edilmiştir. (Bkz. İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 11/74; Nevevî, Şerhu Müslim, 9/180)
Mut'a, Kıyamet Günü'ne kadar haram kılınmıştır. Bu hüküm, şu kitaplardaki mevzuyla alâkalı hadislerle de tasdik edilmektedir: Müslim, "Nikâh", 19, 22, 24; İbn Mâce, "Nikâh", 44; Dârimî, "Nikâh", 16; Müsned, 3, 406. Mut'a'nın helâl olduğu, daha doğrusu, aşağıda temas edileceği üzere, henüz yasaklanmamış olduğu bir dönem geçtiği için, kaynaklarda onun helâl olduğunu ifade eden hadisler de bulmak elbette mümkündür. Fakat, önemli olan, nihaî hükümdür.
İslâm'ın benimsediği Sünnî nikâha bir çok yönden ters düşen Mut'a'yı Peygamberimiz, bir çırpıda yasaklamamıştır. Bu itibarla, Mut'a'nın kesin haramlığını bildiren nihai hükümden önce geçici ruhsatları bildiren hadisleri esas kabul ederek nihai hükmü bildiren nassları görmezlikten gelmek ve "Mut'a'ya izin verildiğini" söylemek, İslâm'a iftirada bulunmak demektir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır. Esasen, ne Kur�ân, ne de Resûlüllah Efendimiz, Mut'a'yı helâl kılmış değildir. Mut'a, Cahiliyye döneminde yaygın uygulamalardan biriydi. Nasıl İslâm, tebliğinde, tatbikinde ve pek çok hükümleri uygulamaya koyarken tedricî bir yol izlemiştir, Mut'a'nın haram kılınmasında da böyle bir tedricîliğin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı içkinin tedricen haram kılınması gibi. (Bkz. İbrahim Canan, Namus Fitnesi Mut'a, s.25-29)
İşte, Mut'a da bu şekilde tedricî olarak yasaklanmıştır. Bu tedricen yasaklanma sürecinde nesh cereyan etmiştir ki bu, dinin yerleşmesi süresince bir hükmün başka bir hükümle geçersiz hale gelmesi demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Mut'a'nın haram kılınma süreci ile ilgili çok önemli olan bu noktayı şu şekilde ifade etmiştir; "Mut'a'yı, nikâh, talâk (boşama), iddet ve miras (ile ilgili ahkâmın teşrii) haram kılmıştır." (Ebû Ya'lâ, Müsned, 11/503; Darakutni, Sünen, 3/259; Heysemi, Mecmaü'z-Zevaid, 4/267)
Mut'a'nın (geçici evliliğin) Peygamberimiz tarafından haram kılındığı bir çok sahabi tarafından rivâyet edilmiştir. Bu sahabiler şunlardır; Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Seleme ibn Ekva, Hz. Sebre ibn Ma'bed, Hz. Ebû Hüreyre, Hz. Cabir, Hz. Sa'lebe ibn Hakem, Hz. Abdullah ibn Ömer, Hz. Ebû Zer, Hz. İbn-i Abbas, Hz. Haris ibn Gaziyye, Hz. Sehl ibn Sa'd, Hz. Ka'b ibn Malik, Hz. Abdullah ibn Mes�ud, Hz. Enes ibn Malik, Hz. Huzeyfe ve Hz. Âişe (r.anhüm) (Bkz. Kâsanî, Bedaiü's-Sanai, thk. Ali Muhammed Muavvez, Adil Ahmed Abdülmevcut, dipnotlar, 3/473-477)
Mut'a'nın haramlığında icma vardır. (Tehanevi, İ'lâus-Sünen, 11/58-59; Kasani, Bedaiü's-Sanai, 3/476-478) Bununla birlikte, birkaç sahabîden farklı görüş nakledilmektedir. Bunlar, Mut'a'nın kesin olarak yasaklandığından haberi olmayan, Mut'a ile ilgili ruhsatın devam ettiğini zanneden kimselerdir. Nitekim, Hz. Ömer, Mut'a'nın Allah Resûlü tarafından kesinlikle yasaklandığını sahabenin huzurunda dile getirmiş ve sahabe tarafından itirazsız kabul görmüştür. Bazı sahabilerin, bir kısım meselelerin haram ve helâlliğini sonradan öğrenmeleri, sadece Mut'a'ya has değildir. Meselâ, Hz. Ebû Bekir gibi Resûlüllah'a en yakın bir sahabî, kendisine cedde, yani büyükanneye torundan düşecek mirasın miktarı hakkında sorulduğunda bu konuda Allah Resûlü'nden bir şey işitmediğini söylemiş ve bir öğle namazından sonra cemaate "İçinizde ceddeye verilecek miras hakkında Allah Resûlü'nden bir şey işiten var mı?" diye sormuştur. Muğire İbn Şu�be gibi çok sonraları Müslüman olmuş bir sahabî ise ayağa kalkıp, Allah Resûlü'nün ceddeye südüs (altıda bir) takdir buyurduğunu söylemiş, Muhammed ibn Mesleme de bunu teyid etmiştir. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, meseleyi ona göre hükme bağlamıştır. (Tirmizi, "Feraiz", 10; İbn Mace, "Feraiz", 4; Ebû Davud, "Feraiz", 5)
İbn-i Abbas'ın zaruret ve ihtiyaç hâlinde (açlıktan ölmek üzere olan bir insanın lâşe yemesi gibi) Mut'a'ya ruhsat verdiği, fakat sonradan bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda yer almaktadır. Meselâ İbn-i Abbas, "Mut'a, İslâm'ın ilk döneminde vardı. Bir kimse tanımadığı bir beldeye geldiği zaman, orada kalacağı süre içinde, eşyasını koruyacak ve kendisine hizmet edecek bir kadınla evlenirdi." İbn Abbas, "Ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları câriyeler bunun dışındadır. Bunlarla olan cinsel ilişkilerinden dolayı kınanmazlar." (Mü'minûn, 23/5, 6) âyeti karşısında şöyle demiştir: "Bu iki münasebet dışında bütün yollar haram kılınmıştır." (Tirmizî, "Nikâh", 29.) İbn Abbas'ın, vefat etmeden önce de Mut'a ile ilgili önceki görüşlerinden dolayı Allah'a tevbe ettiği rivâyetleri de vardır. (Bkz. Kâsani, a.g.e, 3/469 dipnot) Mut'a, Hz. Ömer ve Hz. AliHz. Ömer'in halifeliği döneminde bir kadın kendisine gelerek, aslında başkasıyla nikahlı olan ama kendisiyle de Mut'a yoluyla evlenen kocasından şikayet edince ve ondan olan çocuğun sorumluluğunu üzerine almadığından yakınınca, Hz. Ömer Mut'a'nın haram olduğunu açıkça ifade ve ilan etmiştir: "Resûlüllah (s.a.s) bize üç defa Mut'a yapmaya izin verdi, sonra bunu haram kıldı. Allah'a yemin olsun ki, evli bir kimsenin Mut'a yaptığını bilirsem, Resûlüllah'ın, Mut'a'yı haram kıldıktan sonra, yeniden helâl kıldığına dair bana dört şahit getirmezse onu taşla recmederim." (İbn Mâce, "Nikâh", 44/196), Hz. Ömer'in sözü dikkatle mütalâa edilirse görülecektir ki, Mut'a'yı yasaklayan kendisi değildir; o, Allah Resûlü'nden öğrendiği hükmü dile getirmektedir.
Hz. Ömer'in Mut'a'yı yasakladığı iddiasıyla ilgili olarak, ona atfedilen, "Resûlüllah zamanında iki mut'a vardı; umrenin Hacca katılması (Hacc-ı Temettu') ve nikâh-ı mut'a: ben, ikisini de yasaklıyorum." rivâyeti de vardır ve Şiîler, yukarıdaki rivâyete değil, bu rivâyete sarılırlar. Oysa, Hz. Ömer'in Resûlüllah (s.a.s.) zamanında caiz olan bir şeyi kendine göre haram etmesi düşünülemeyeceği gibi, böyle bir tavra da, İslâm'daki en küçük farklı bir uygulama karşısında bile tepkisini hemen ortaya koyan Sahabe'nin sessiz kalmayacağı açıktır. Gerçi Şiîler, buna da güya bir açıklık getirmekte ve Hz. Ömer'e hiçbir sahabinin güya ses çıkarmamasını ve ona itiraz etmemesini de "korku" sâikine vermekte, Hz. Ömer'in insanları taşlamayla tehdit ettiğini, "onun sert mizacını (!) ve efsanevî şiddetini (!) bilen diğer sahabilerin ona karşı söz söylemeye cesaret edemediklerini" iddia etmektedirler. Ne yazık ki, İslâm adına defalarca canını ortaya koymuş bulunan Hz. Ali gibi bir İslâm kahramanını da böyle bir korku ve takıyye ile suçlamakta, onun, şartların uygun olacağı ana kadar sabrederek, kendi devrini bekleme gayesiyle sessiz kaldığı ithamında bulunmaktadırlar. (Mecd-Ali Abbas, Şii Ansiklopedisi, 3. cilt, 6. bölüm) Ne yazık ki onlar, Resûlüllah'tan sonra birkaç sahabi dışında bütün Sahâbe'nin irtidat ettiği, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in de mürted ve münafık, en fazla âmî mü'min olduğu suçlamasını yaparken, Hz. Ali'yi, yine takıyye yaparak -haşa- mürted ve münafıkların arkasında namaz kılma, onların Müslümanlara hükmetmelerine ses çıkarmama, hattâ Hz. Ömer'e kızını verme gibi çok ağır ithamlar altında bırakabilmektedirler. Öte yandan, Hz. Ömer konusundaki iddiaları da, gerçeklerle taban tabana zıttır. Hz. Ömer (r.a.), sert değildi; hak konusunda tavizsizdi. Onun hak karşısındaki tereddütsüz teslimiyetinden dolayı, kendisine "el-vakkaf ınde'l-hakk" (hak ortaya çıktığında, hemen duran) denmişti. Kendisine, hem de hutbede camide herkesin hazır olduğu bir zamanda yaşlı bir kadın bile itiraz edebiliyor ve Hz. Ömer, kadının haklılığı karşısında, çok rahat bir şekilde, "Ömer hata etti, kadın isabet etti; ey Ömer, dinini bir yaşlı kadın kadar bile bilmiyorsun." itirafında bulunabiliyordu. Ayrıca, bir yandan Hz. Ömer'in "efsanevî sertliği"ni ileri süren ve onun karşısında Hz. Ali'ye takıyye yaptıran aynı insanlar, mesele Hz. Ali ile Hz. Ömer'i ilim noktasında karşılaştırmaya gelince, Hz. Ömer'in kendi görüşünden vazgeçip Hz. Ali'nin görüşünü kabul ettiği, bazen meseleyi doğrudan Hz. Ali'ye havale ettiği, hattâ "Ebû'l-Hasan olmasaydı, Ömer helâk olmuştu." itirafında ve "Ya Rabbi, beni Ebû'l-Hasan'ın bulunmadığı bir meclise çıkarma." duasında bulunduğu azımsanmayacak sayıda rivâyete yer vermektedirler. Kaldı ki, Hz. Ali Efendimiz, kendi hilâfeti döneminde, meselâ Hz. Ömer efendimizin ganimet mallarının taksiminde benimseyip uyguladığı içtihadıyla değil, kendi içtihadıyla hareket ederken, onun ne Mut'a, ne de Hz. Ömer'in Şiilerce serrişte edilen diğer içtihad ve uygulamaları konusunda farklı bir hüküm ve uygulama ortaya koyduğu vaki değildir ve Şiî kaynaklarda bile nakledilmemektedir. (Bkz: Abdülhüseyin Ahmed el-Eminî, el-Ğadir fi'l-Kitab ve's-Sünne ve'l-Edeb, Beyrut 1967, 6: 93, 95, 103 vs.) Mut'a ve Şiî KaynaklarTarihte Şiî âlimler, Sünnilerle uyuşmadıkları konularda güya kendi görüşlerini ispat için Sünnî kaynakları, çoğunlukla kendilerine göre, yani çarpıtarak kullanırlarken, Sünnîler, polemikten mümkün olduğunca kaçındığı, enerjilerini daha çok müsbet alanlara ve Müslüman olmayanları İslâm'a davet noktasında yoğunlaştırdığı ve Müslümanlar arasındaki ihtilâflı konularla uğraşıp, ihtilâfları derinleştirmekten sarfınazar ettikleri için, Şiîlerin kaynaklarına başvurup, polemiğe girmemişlerdir. Fakat bir gerçek var ki, Şiîlerin kendi kaynakları da, pek çok meselede olduğu gibi, Mut'a konusunda da asla müttefik değildir.
Resûlüllah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber gününde Mut'a'yı haram kıldığını ifade eden ve Hz. Ali (r.a.) tarafından rivâyet edilen hadis, bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (Kitabu�t-Tehzib, cilt 7, sayfa 251, 10. rivâyet) Fakat müellif, bu hadisle alâkalı Hz. Ali'nin takiyye yaptığını ileri sürer. Ayrıca, Mut'a'nın haram olduğuna dair Hz. Ali'nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. (Kitabu�l-İstibsar, cilt 3, sayfa 142, 5. rivâyet) Fakat, Şiîler burada da Hz. Ali'ye takiyye isnadında bulunmaktadırlar. Oysa, takıyye için bir hadis nakletmeye aslâ gerek yoktur. Kaldı ki, takıyye gereği değil Hz. Ali'nin, en âmî bir mü'minin bile Resûlüllah hakkında hadis uyduracağını düşünmek mümkün değildir. Bu konudaki nebevî tehdit, herkesin de, herkesten çok Hz. Ali'nin de elbette malûmudur.
Takıyye meselesi, Şiî fıkıh usulüne oldukça mânâsız ve komik bir kaidenin girmesine de sebep olmuştur. Onlara göre, bir meselede Şiî âlim ve hadisçilerden iki farklı görüş naklediliyorsa, bu görüşlerden Sünnî görüşe uygun olanı takıyyeye hamledilip, diğeri tercih edilmektedir. Herhalde, böyle bir metodoloji kaidesini bir başka hukuk sisteminde bulmak mümkün olmasa gerektir. Tabiî, böyle bir sistem geliştiren kişilerin, İslâmî hüküm ve kaidelerle ne kadar rahat oynayabileceklerini söylemeye de gerek yoktur.
Şiî fıkhında, kiminle Mut'a yapılabileceğiyle alâkalı olarak da pek çok çelişkiler vardır. Bir rivâyette, Mut'a'nın ancak inanan biriyle yapılabileceği ifade edilirken (Küleynî, Kâfî, 5. cilt, 454. sayfa, 3-4. rivâyet); diğer bir rivâyette, Müslüman bir kadınla Mut'a yapılamayacağı, sadece Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla böyle bir evlilik için ruhsat olduğu belirtilmektedir. Şiîlerin en güvenilir hadis kitaplarından birisi olan "Kâfi"nin 5. cildinin 462. sayfasının 1. rivâyeti olan bu rivâyet, bâkire bir kız için Mut'a'nın tavsiye edilemeyeceğini, zira böyle bir evliliğin o kızın anne-babası için utanç vesilesi olacağını belirtmektedir. Ayrıca, İmam Ebû Abdullah (Hz. Cafer es-Sadık) şöyle demektedir: "Mü�min bir kadınla Mut'a yapma; çünkü, böyle yapmakla onu küçük düşürmüş ve aşağılamış olursun." (Kitabu�t-Tehzib, cilt 7, sayfa 253, 14:21. rivâyet; Kitabu�l-İstibsar, cilt 3, sayfa 143, 4:93. rivâyet) Şiilerin bir diğer güvenilir hadis kitabı Biharu'l-Envar'ın 3. cildinin 340. sayfasının 10:3. rivâyetinde de, evli ya da evlenmeye muktedir bir kimseyle Mut'a yapmanın haram olduğu kaydedilmiştir.
Mut'a ile alâkalı Şiî kaynaklarındaki çelişkiler ve onun Sünnîler arasında haram oluşu, Mut'a yoluyla evlenmeye niyetlenen bir kimseyi iyice düşündürmeli değil mi? Helâl bir yolla ve Allah'ın adıyla evlendiğine inanmadan önce gerçekten kafa yormaya sevketmeli değil mi?!.
Eğer, Mut'a şehevî arzuları tatmin etmek için bir bahane değilse, ya nedir! Eğer, Mut'a kesinlikle zaruret haline has kılınmışsa, evli birisinin Mut'a yapmasına neden izin verilmektedir? Keza, bir kimse malî yetersizlikten dolayı evlenemiyorsa, nasıl olur da Mut'a yoluyla sahip olduğu çocuğunun ihtiyaçlarını gidermekle sorumlu tutulur; ama aynı zamanda, evlendiği takdirde eşine bakamayacağı kabul edilir?
|