MUT'A (Geçici Evlilik) ve GERÇEKLER E-posta
Yazı Index
MUT'A (Geçici Evlilik) ve GERÇEKLER
Sayfa 2

 

Kur'ân ve Mut'a

Şiîler, Mut'a inançlarını desteklemek için Nisa Sûresi'nin 24. âyetini güya delil olarak kullanırlar. Onlar bu âyeti, siyak ve sibakını, hattâ âyetin bizzat anlamını gözetmeden, önceki ve sonraki âyetleri dikkate almadan yorumlarlar. Bu şekilde yorumlamakla kalmayıp, onların yorumladığı şekli zikreden Sünnî müfessirlerinden pek çoğunu da, sanki onlar da âyeti aynı şekilde değerlendiriyorlarmış gibi naklederler.

Önce, kendileriyle evlenilmeleri yasaklanan kadınları zikreden 23'üncü âyetten sonraki 24'üncü âyetin ve devamı mahiyetindeki 25'inci âyetin meallerini verelim:

Evli kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan (ve kocalarıyla ilişkileri fiilen kesilmiş) cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar, Allah'ın kesin hükümleridir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp talep etmeniz helâldır. Helâl olan kadınlardan bu şartlarla istimtâ etmeniz durumunda ücretlerini, üzerinizde bir borcun edası olarak verin. Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur. Allah, alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).

Sizden iffetli hür mü�min kadınlarla evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mü�min cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadr u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz mü�minler, hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Ücretlerini de güzellikle kendilerine verin. Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).

Şiîler, 24'üncü âyette geçen istimtâ ve ücret kelimelerini, mut'a ve bunun karşılığındaki ücret, devamındaki, �Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur.� cümlesini ise, mut'a süresinin bitiminde ücret üzerinde yeni bir anlaşma ile onu uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamaktadırlar. (Meselâ: Ebû Ali Tabarsî, Mecmau�l-Beyan, 3:32)

Bir defa, "istimtâ" kelimesi mut'a ile aynı kökten gelen bir kelime olup, "faydalanma" anlamına geliyor ise de, bunu kavram olarak Mut'a'ya hamletmek kat�iyen doğru değildir. Çünkü, aynı kelime Kur�ân-ı Kerim'in değişik yerlerinde, aynı ve farklı kiplerde fiil ve isim şekilleriyle faydalanma, faydalandırma, dünya geçimliği gibi mânâlarda geçmektedir (Tevbe Sûresi, 9/69: Dünyadaki nasiplerinden istimtâ ettiler, siz de ettiniz, sizden öncekiler de etmişlerdi; ayrıca En'am Sûresi, 6/128; Hıcr Sûresi, 15/3 vs.). Bir başkasına, meselâ erkeğin nikâhladığı kadını gerdekten önce boşaması durumunda, kendisine belli bir mal verme de Kur�ân'da, kadını metalandırma olarak anılır (Bakara Sûresi, 2/236). Ücret kelimesi ise, verilen bir hizmetin karşılığı demektir ve nikâhla ilgili olarak geçtiği her âyette, kadınlara ödenmesi gereken mal, yani mehir mânâsınadır. Nitekim, yukarıdaki âyetlerde de bu mânâ yeterince açıktır. 25'inci âyet, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlerin, Mut'a yapmalarını değil, sabretmelerini teklif etmekte, ancak sabredememeleri durumunda mü'min cariyelerle evlenmelerini tavsiye buyurmakta ve evlenme durumunda ücretlerinin (mehir) güzellikle verilmesini emretmektedir. 24'üncü âyetteki "Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur." ifadesini, Mut'a süresini uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamak, tamamen keyfî bir yoruma gitmektir. Çünkü cümle açıkça, "borç olan ücret (mehir) belirlendikten sonra, oµ�üzerinde farklı bir anlaşmaya varmanızda" demektedir ki, yeni bir ücret ve mut'adan değil, kararlaştırılmış mehirden bahsettiği açıktır.

Yukarıdaki âyetler bir arada okunduğunda, onların bilinen ve devamlı nikâhtan, yani evlilikten bahsettiği apaçıktır. Âyetler, iffetli olmak ve zina etmemek şartıyla kadınları talep etmeye değinmektedir. Zina olarak tercüme edilen kelime "sifah'tır. Bu konuda, Elmalılı Hamdi Yazır'ın açıklamaları yeterince aydınlatıcıdır:
Sifah, (kadın ve erkeğin) üreme maksadında bulunmayıp, yalnız su akıtarak cinsel arzularını gidermek mânâsını ifade eder. Ve bunun için zinaya sifah denilir. Demek olur ki, kadınların helâl kılınmasından esas maksat, yani nikâhın ve odalık almanın meşru olmasının hikmeti, nefsi tahsin (kale gibi sağlamlaştırmak) ve üremedir. Nefsanî arzuları gidermek de buna bağlıdır (ve bu, peşin bir ücret niteliğindedir - Bediüzzaman). Yoksa, yalnız şehveti gidermek maksadı ile nikâh veya cariye edinmek caiz değildir. Bundan dolayı, Mut'a, başka bir ifade ile metres tutmak helâl değildir, bir zinadır. Erkekle kadın arasındaki doğuştan var olan ilişkinin yaratılış hikmeti, hayatın akıcı suyunun, yalnız kısır bir zevk için yok edilmesi değil, "Ondan eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan." (Nisâ Sûresi, 4/1) hükmünün tecellisidir. Bakara Sûresi'nde "Kadınlarınız sizin tarlanızdır." (Bakara Sûresi, 2/223) buyurulmuştur. Burada, "Kadınlarınız sizin eğlencenizdir." denilmemiştir. İnsanların nefislerinde ve ırzlarında aslolan mübah olmak değil, haram olmaktır. Ve bunun için âyetlerde önce haram kılınmış kadınlar sayılmış, daha sonra zina yapmaktan sakınmak ve evlenme gayesi üzerine ve mallar karşılığında evlenmek istemeye müsaade olunarak evlenmenin helâl olduğu açıklanmıştır. Kısaca nikâh, zinanın zıddıdır. Zina batıl olup, meşru ve yaratılış gayesini değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey de değildir. Nikâhın, iyi niyetle ve geçici olmamak üzere akdedilmesi lâzımdır. Mehir de nikâhın gereklerindendir. "Bundan dolayı bu şartlar altında o helâl kadınlardan herhangi birisinden faydalanmak isterseniz, onların ücretlerini, yani namuslarının karşılığı olan mehirlerini bir farz olarak veriniz." buyurulmuştur. Zifaf ile mihrin tamamı kocanın boynunun borcu olur. (Hak Dini Kur�ân Dili, 2:539-540, Zaman.)

24'üncü âyetten sonra gelen ve onun devamı mahiyetindeki 25'inci âyet de, 24'üncü âyette sözü edilen evlenme şeklinin kat�iyen Mut'a olamayacağını ayrıca ortaya koymaktadır. Çünkü bu âyet, mehri yüksek hür mü'min kadınlarla nikâhlanmaya güç yetmeme durumunda sabretmeyi, sabredememe hâlinde ise mü'min cariyelerle nikâhlanmayı tavsiye buyurmakta ve bu nikâhlanmada da velilerinin, sahiplerinin iznini şart koşmaktadır. Ayrıca, iman kardeşliğini vurgulayarak, herhangi bir haksızlıkta bulunulmaması konusunda uyarmaktadır. Daha önce arz edildiği gibi, Şiî fıkıhçılar, hangi kadınlara mut'a yapılabileceği konusunda bile müttefik değildirler ve Kur�ân, bu âyette mü'min kadınları ısrarla tavsiye ederken, onlar, mü'min kadınlara mut'a yapmanın onların şerefini düşüreceği rivâyetlerini nakletmektedirler.

Şiîler, erkek ve kadın arasındaki münasebetle ilgili Kur�ân'da geçen, "Siz onlar için, onlar da sizin için birer elbisedir (Bakara Sûresi, 2/187); "O'nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması ve birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir." (Rûm Sûresi, 30/21) gibi âyetlere güya dayanarak, evlilikten maksadın sadece üreme olmadığını iddia etmektedirler. Oysa, hükümde illetle hikmet farklıdır; illet, hükmün varlığına, vaz'ına sebep, hikmet ise, ondaki faydadır. Evlilikte üreme ve nefsi tahsin, yani kale gibi sağlam hale getirme, günahlardan uzak tutma illettir; ama bu illet, onda başka hikmet ve faydaların olmasına mani değildir. Kaldı ki, söz konusu âyetler, kadın-erkek arasındaki münasebetlerde asla cinselliği değil, karşılıklı sevgi, şefkat, birbirleri için koruyucu olma ve sükûnet gibi hususları öne çıkarmaktadır. Sadece bunlar bile, Mut'a'ya manidir.

Yukarıda anlatılanlar dışındµ�ut'a'yi kabul etmenin daha pek çok açmazı ve çelişkisi vardır. Mu'minûn Sûresi'nin 5-7. âyetlerine de bu zaviyeden bakılabilir: "Onlar, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar!" Cenab-ı Hak, burada bize iki türlü meşru münasebet olduğunu beyan etmektedir: normal nikâh ve cariye sahibi olma. Bu âyetle, kadınlarla münasebetin meşrû yolu iki olarak belirlenmiş, bunun dışındaki yollar kapatılmıştır. Mut'a nikâhı ise, bu iki şeklin dışında kalan bir yoldur (Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, Kahire, t.y., 3, 99). Allah Tealâ, izin verilen bu iki çeşit münasebetin sınırını aşanlar hakkında "âdûn-haddi aşan günahkârlar" tabirini kullanmaktadır. Bazıları, bu âyetin Mekkî olduğunu, Mut'a'nın ise Medine'de uygulandığını ileri sürebilirse de, hemen belirtelim ki, Mut'a İslâm'ın icat ettiği bir uygulama olmayıp, cahiliyye döneminde yaygın olan bir usûldü.

Bir Başka Açıdan Mut'a

Eğer bir erkek bir kadınla nikâhlanır ve sonra onu boşarsa, "mehir"le alakalı olarak dört değişik senaryonun gerçekleşmesi mümkündür. Bunlar:

1. Bir erkek eşine dokunmaz ve herhangi bir mehir de belirlemez.
2. Bir erkek eşine dokunmaz; ama bir mehir belirler.
3. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; fakat, herhangi bir mehir belirlememiştir.
4. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; ama, belirlediği mehri ödemez.


Birinci maddeyle alâkalı hüküm, "Henüz kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda size günah yoktur. Zengin kudretince, eli dar olan da, kendi hâlince olmak üzere onlara münasip tarzda mut'a versin (onları malla faydalandırsın). İyiliği şiar edinenlere, bunu yapmak bir borçtur." şeklinde Bakara Sûresi'nin 236. âyetinde zikredilmiştir. Bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bir kadını ona dokunmadan ve bir mehir tayin etmeden önce boşadığı ve iki çift elbise gibi bazı hediyeler verdikten sonra onu serbest bıraktığı anlatılmaktadır.

Mehirle ilgili ikinci hüküm, Bakara Sûresi'nin 237. âyetiyle bildirilmiştir: "Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mihrin yarısını vermeniz gerekir."

Konuyla alâkalı üçüncü hüküm, "Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mihrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin." mealindeki Nisa Sûresi'nin 4. âyet-i kerimesiyle vazedilmiştir. Ayetin asıl metninde yer alan ve �gönül hoşluğuyla� şeklinde meal verdiğimiz �nıhleten� kelimesini �örf ve çevrenin kabullerine uygun olarak ve bir sorumluluk duygusuyla� şekşinde anlayanlar da vardır. Demk ki, evlenen her erkeğin, nikahladığı kadına içinde yaşadığı cemiyetin hayat standardına uygun düşecek miktarda bir mehir vermesi, en azından tavsiye buyrulmaktadır.

Mehir konusundaki son hüküm ise, "Eğer bir mehir belirlemiş ve evlenerek eşinizin beraberliğinden yararlanmışsanız, artık istimta' hasıl olduğu için, onu boşasanız da boşamasanız da hakkını mutlaka vermelisiniz" kaidesidir. Bu hüküm, "Dikkat edin! Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır, üzerinize borçtur. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak onda bir şekilde tasarrufta bulunmanızda (miktarını artırıp eksiltmenizde) size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakimdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir)." mealindeki yukarıda zikri geçen Nisa Sûresi'nin 24. âyetine dayanmaktadır. Şiilere göre, bu hüküm istimta'dan önce kadına hakkı olan metayı vermek gerektiğini ifade eden bir kuraldır; aksi hâlde, kadına hakkı verilmeden ondan yararlanılması Mut'a kapsamına dahil olamaz. Onlara göre, yukarıda temas edildiği gibi, bu âyette, mut'a akdinde belirlenen süre bittikten sonra, erkeğin ücreti, kadının da süreyi artırarak akdi uzatabilecekleri vurgulanmaktadır. Halbuki, bu âyet, daha önce de ifadeµ�ldiği gibi, mihrin belirlenmesinden sonra, karşılıklı anlaşmak suretiyle, belirlenenden az veya daha çok vermekte bir sakınca bulunmadığını bildirmektedir (Alûsî, Rûhu'l-Meânî, Kahire sy., 5, 5; Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, istanbul 1936, 2; 1327-1329). Sözkonusu beyan-l ilâhi, mehir konusunda anlaşmaya varmanın lüzumundan, her şey tamamlandıktan sonra bile olsa mihrin miktarı ve nasıl ödeneceğinin yeniden görüşülebileceğinden ve mihrin istimta'dan sonra da ödenebileceğinden bahsetmektedir. Bu yüzden, onların Mut'a anlayışı, bu yönüyle de âyete uygun düşmemektedir.

Mut'a ve Boşanma

Ayrıca, Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de evliliği zikrettiği yerlerde bize boşanmayı da talim buyurmuştur. Bir erkek, iffetli bir kadınla evlenir ve daha sonra ondan ayrılmak isterse, önce onu boşamak zorundadır. Bu esas, Bakara Sûresi 2/231, 232, 236, 237; Ahzab Sûresi 33/49; Talâk Sûresi 65/5 ve Tahrim Sûresi 66/5 gibi âyetlerde ele alınmaktadır. Mut'a uygulamasında ise, boşanma yoktur; belirlenen ücret ödenmiş ve beraber yaşamak için tayin edilen süre dol-muşsa, artık ne hak, ne sorumluluk, ne miras hukuku ve ne de boşanma sürecinden bahsedilebilir. Tek kural vardır; o da, kadının bir başkasıyla Mut'a yapmadan önce 45 gün (bazılarına göre 60 gün) beklemeye mecbur olmasıdır. Erkeğe gelince o, evli olsa ya da bir başka kadınla da Mut'a yapmış bulunsa bile kadınlardan birinden ayrılınca beklemek zorunda değildir ve hemen bir başkasıyla Mut'a yapabilir.

Mut'a uygulamasındaki bu husus da, Allah Tealâ'nın Kur'ân'da evlilikle alâkalı tayin buyurduğu hükümlere aykırı düşmektedir. Bakara Sûresi'nin 228. âyetinde mealen "Boşanmış kadınlar yeni bir nikâh yapmadan önce kendilerini tutup üç âdet beklesinler. Allah'a ve âhirete iman ediyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah'ın önceki evlilikten yaratmış olduğu çocuğu veya hayızı gizlemeleri onlara helâl olmaz." denilmektedir. Oysa, Mut'a anlayışına göre, bir kadın Mut'a yoluyla evlendiği ilk kocasından hamile olsa bile ikinci bir erkekle yine Mut'a yapabilir, ya da sürekli olarak evlenebilir. Bunun için bekleme süresi de, en fazla 60 gündür. Oysa Kur'ân, boşanma durumunda üç hayız ve temizlik müddeti beklemeyi teşrî buyurmuş olup, zikrettiğimiz bu hükmün dışında başka bir hüküm getirmiş değildir. Böyle bir hükmü, Sünnette de görmüyoruz. Demek oluyor ki, Mut'a nikahına kapılar bu noktada da kapalıdır.

Diğer taraftan, Şiîler arasında en güvenilir hadis kitaplarından biri kabul edilen Müstedreku'l Vesâil'in 7. cildinin 3. sayfasının 506:8762 numaralı rivayetine göre, Allah Resulü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) "Evlenmeye gücü yetmeyenler oruç tutsunlar; ümmetimin sığınağı (günahlara karşı kalkanı) oruçtur." buyurmaktadır. Yine, Şia kaynaklarından Biharu'l-Envar'm 14. cildinin 327. sayfasının 50:21. numaralı hadisinde de Hz. Ali şöyle demektedir: "Şehevî arzularınıza karşı oruca sığının." Eğer, Mut'a caiz ise, kolay yoldan arzuları tatmin mümkünken oruca ne gerek var? Bunun bir çelişki olduğu apaçık değil midir?

Makalemizi, başlangıçta ibret dolu satırlarını aynıyla naklettiğimiz ibretâmiz mektubu kaleme alan hanımefendinin son sözleriyle noktalayalım:

"Her gün, sayıları gitgide artan pek çok kızımız bazı Şiîler tarafından meşruiyeti iddia edilen fikirlerin kurbanı olmakta ve Mut'a tuzağına düşmektedir. Bu tür yanlış anlayışların mağduru olanların büyük bir çoğunluğunu da lise ve üniversite öğrencileri teşkil etmektedir. Maalesef, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik genç kızlar, başkalarından, özellikle de kendi anne-babalarından yardım isteme hususunda da âciz ve çaresizdirler. Öyleyse, lütfen, biz elimizden geldiği kadar Mut'a gibi düşünce kaymalarına ve amelî inhiraflara karşı birbirimizi bilgilendirelim; Ehl-i Sünnetin bu konudaki mütalâalarını öğrenip başkalarına da öğretelim. Bunu hiç olmazsa dinimizin şeref ve izzeti, Cenab-ı Hakk'ın da sevgisi ve rızası için yapalım.

 

 

Okunma: 533
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy

 
< Önceki   Sonraki >

 

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

İlgili diğer yazılar:


 ListeNur.de - islami siteler listesi