Anasayfa arrow Satır Arası arrow Tefekkür Dünyamız arrow Günümüzdeki Dini Meselelerde Kafa Karışıklığının Sebepleri
E-posta
Yazı Index
Günümüzdeki Dini Meselelerde Kafa Karışıklığının Sebepleri
Sayfa 2

Ali Ünal

Günümüzdeki Dini Meselelerde Kafa Karışıklığının Sebepleri

Önce açık bir vakıayı ifade edelim: İslâm, 14 asırlık tarihinde Doğu ve Batı kaynaklı bütün dinleri ve fikir akımlarını aşarak, hem de herhangi bir yıpranma ve değişikliğe uğramadan bugünlere geldi. Bugün de halkımızın itikat ve fikir planında İslâm'la bir problemi söz konusu değildir. Tam tersine, İslâm'a karşı girişilen onca suikaste ve açık-kapalı bitmek bilmez saldırılara rağmen, halkımızın safiyane itikadıdır ki, onun nazarında İslâm'ı ve İslâm'ın beslediği bilhassa aile gibi temel değerlerimizi yıkamamıştır. Halkın dinî yaşayışı adına tenkit konusu yapılan bir takım hurafeler ise, büyük ölçüde, İslâm'a gönülden bağlı insanımızın çoğunluğunu değil, baştan beri hem itikat hem yaşayış planında dinle çok alâkalı olmamış belli halk kesimleriyle, yine dinle alâkasız ve modern geçinen bazılarına ait uygulamalar olarak süregelmiştir.

Tartışmaların Temelindeki Yanlışlar

Günümüzde İslâm adına ortaya atılan tartışmaların temelinde, onu bu tür tartışmalarla yaralamak ve yaşanmaz hale getirmek isteyen kasıtlı çevrelerin dışında, bazısı iyi niyetli, bazısı ise dini dünyaya malzeme yapan bir takım sözde "din uzmanları"nın ve "aydın"ların hataları yatmaktadır.
 

A. İlim-Malûmat, Âlim-Araştırmacı

Söz konusu "uzman"larda ve "aydın"larda görülen en göze çarpıcı özellik, ilimle malûmatı birbirine karıştırarak, malûmat sahibi olmayı ve araştırmacılığı âlim olmak zannetmeleridir. Oysa malûmat, işlenmemiş bilgidir, bir malzemedir; Bediüzzaman hazretlerinin benzetmesiyle, yenmeye hazır veya ağza alınmış yiyecek gibidir. İlim ise, hazmedilmiş safî süttür. Ayrıca araştırmacı, bir meseleyi kaynaklarından araştırır ve ortaya bir eser çıkarabilir. Fakat, bir süre sonra kendi yazdıklarını bile unutur. Halbuki ilim, sadece kitaplardan tesbitle, yığılıp kullanmaya hazır malzeme değildir. O, söz konusu, ama yeterli kemiyet ve keyfiyette malzemenin tahayyül (hayalde canlandırma), tasavvur (şekil verme, suret giydirme), taakkul-tefekkür (üzerinde etraflı düşünme, muhakeme etme, inceleme), tasdik, iz'an (ortaya ham bir netice koyma), iltizam (tutma, taraftar olma) ve itikat (nihayet doğruluğuna inanma) mertebelerinden geçtikten, takva değirmeninde öğütülüp süzüldükten, vücudda bizzat tecrübe edildikten ve ilhamla desteklendikten sonra vücuda âdeta kan olmuş, benliğe sinip onunla bütünleşmiş gıdadır. O, "Hakkında ilim sahibi olmadığın bir şeye hüküm bina etme; ona dayanarak bir harekete girişme. Çünkü kulak, göz ve kalbdeki idrak merkezi olan lâtife-i Rabbaniye, hepsi, ilim adına vardığın ve hareketlerine dayanak yaptığın neticeden sorumludur" tezgâhında işlenir. Nasıl göz, hem akı hem karasıyla görmeye vasıta olur, bunun gibi ilim de, fikir nuru ve kalb ışığı ile elde edilir. Âlim de, böyle elde edilmiş ilme sahip olan insandır. O, Peygamber vârisidir. Ve devasâ, emsalsiz İslâmî ilimler ve İslâmî gelenek, çok büyük ölçüde bu âlimler eliyle yoğrulmuştur. Buna karşılık, söz konusu "uzman"lar ve "aydın"lar içinde böyle bir âlimin bulunup bulunmadığı hayli tartışma götürür bir husustur.
 

B. İslâm'ı Bütünlüğü İle Kavrayamama

Kendilerine ait ve kendilerinin ürettiği basit bir malzemeden bahseder gibi İslâm'dan ve onun meselelerinden bahseden bahis mevzuu "uzmanlar" ve "aydın"lar, İslâm'ı anlama ve İslâmî meselelere yaklaşmada da üç temel eksiklikle birden malûldürler.

1. Din, bütün parçalarıyla bir bütündür ve söz konusu parçalarının hem kendileriyle hem de bütünle aralarında kopmaz münasebetler vardır. Dolayısıyla din, aslî bütünlüğü içinde kavranmadan, parçalar hakkında nihaî hükme varmak kolay değildir. Oysa, uzmanlığın çok alt dallara kadar indiği günümüzde İslâm'ı bütünlüğü içinde kavrayabilmiş insan sayısı yok denecek kadar azdır. Özellikle fıkıh ilmi bütün İslâmî ilimleri kuşatan bir ilim olması hasebiyle, bir meselede fetva verebilmek için aynı anda tefsir, hadis, fıkıh usûlü, kelâm ve benzeri ulûm-i âliyeyi (yüksek ilimler), bunun yanı sıra dil, belâğat, mantık gibi âlet ilimleri tam manâsıyla özümsemiş, bunların üstünde hikmet, takva ve iyi niyetle mücehhez, ilhamla müeyyed, bilhassa günümüz şartlarında kaç insan gösterilebilir?

2. Sözünü ettiğimiz "uzman"lar ve "aydın"lar, büyük ölçüde usûl ilminden mahrumdurlar. En azından bazılarının fıkıh usûlü konusunda bilgi sahibi oldukları farzedilse bile, bu bilgi de ilim olmaktan uzak bulunup, büyük ölçüde parçalı malûmat manzarası arz etmektedir. Kaldı ki, bir takım cüz'î meselelerde belki sadece o meseleyi ilgilendiren sahayı iyi bilerek konuşmak mümkünse de, günümüzde bu meseleler bile dinin bütününü ilgilendirir bir konum almıştır ve dolayısıyla sadece bir ilim sahasında usûl bilmek yeterli değildir.

Aksiyon ve Düşünce

3. Üçüncü olarak, İslâm'ı günümüzde bütünüyle kavrayamama ve dolayısıyla onunla ilgili meselelerde yapılan hataların en önemli bir sebebi, dine sadece bir bilgi ve uzmanlık sahası olarak bakılmasıdır. Oysa din, her şeyden önce hayattır, hattâ hayatın da hayatıdır. Dolayısıyla o, iç ve dış bütün duyuları, duyguları, lâtifeleri ve bütün bir hayatıyla ferdi, bütün üniteleriyle toplumu ve bütün kareleriyle coğrafyayı ilgilendirir ve tarihi şekillendirir. Bu bakımdan, onun hakkındaki düşünceler hayatın içinde yoğrulması gerektiği gibi, onunla ilgili meseleler de hayattan kopuk ele alınamaz. O, bütünlüğünden çıkarılıp, onun hakkında kendisinin şekillendirmediği hayat ve toplum şartlarında, o şartları nazara alarak bir sonuç üretilemez. Bu sebeple, dinde önce aksiyon gelir ve her dinî mesele İslâmî aksiyon içinde gerçek manâsını bulur.

Peygamber Efendimiz'e gelen ilk vahiy bir aksiyonu emrediyordu: Oku! Üzerinde ne kadar durulsa değer bir husustur ki, bu "oku!" emrinin nesnesi yoktu. Ve yine üzerinde ne kadar durulsa değer bir husustur ki, kendisine "oku!" emri verilen o Zât-ı muallâ, okuma bilmiyordu ve bu emre karşı cevabı da "Neyi okuyayım?" sorusu değil, "Ben okuma bilmiyorum." şeklinde olmuştu. Emrin devamında ise, "Yaratan Rabbinin adına ve O'nun adıyla (oku!)" deniyordu.

Din adına bu ilk emrin, ilk âyetin bize öğrettikleri, dinin ne olduğunu ve ona nasıl yaklaşmamız gerektiğini de öğretmektedir. Şöyle ki:

Din, arz edildiği gibi sadece bir bilgi meselesi değildir. O, öncelikle bir aksiyondur ve bir aksiyonla başlar.

Dinin ilk adımı olan aksiyonda birinci derecede önemli olan, o aksiyonun nesnesi değil, aksiyondaki niyettir. Yani, din adına atılacak her adımda, yapılacak her işte gaye, Allah'ın rızasını kazanmak, yani her yaptığımızı Allah adına yapmak olmalıdır. Dolayısıyla burada, her işin, her davranışın ruhu olarak niyet ve ihlâs ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak, her işe Allah adıyla başlamak demek, her yaptığımızın Allah'ın iradesi istikametinde, yani doğru olmasını gerektirir. Bu da, "sâlih amel" düsturuna işaret eder. Sâlih amel, sağlam, arızasız, yerinde yapılan ve tahribe değil, tamire, yıkmaya değil yapmaya yönelik amel demektir. İşte, Allah adına yapılan her sâlih amel, sâlih bir düşünceyi doğurur, bu sâlih düşünce de yeni bir sâlih amele kapı açar ve böylece ortaya sâlih bir daire çıkar. İşte bütün dinî meseleler, ancak bu sâlih daire içinde gerçek manâsını bulur ve kavranabilir.



İçtihad Konusunda Bazı Ölçü ve Kaideler:

"İbadetlerle alâkalı hususlar bir yana, hukukun sair alanlarında, İslâm fıkhının günün gerçeklerine cevap vermesi noktasında, yeni bir tenkîh ve tanzîme tabi tutulması gerektiğinde şüphe yok. Bu noktada, (içtihada geçmeden önce):

1. Usûl-u fıkhın yeni baştan bütünüyle gözden geçirilmesi ve geçmiş müdevvenat bütünüyle taranarak alternatif bir usulün ortaya konulması şarttır.

2. Şimdiye kadar belli ölçüde gelişmiş bulunan miras konusu yeni baştan bir kere daha tertip ve tensike tabi tutularak, kolektif içtihat ve tercih heyetlerinin içtihatlarında, ya da tercihlerinde bunlar da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Tabii eski devirlerdeki örf ve âdete bina edilen hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesinde de zaruret vardır. Zira, günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden çok farklıdır. Hükmün menatının değiştiği bir yerde, aynı içtihadı günümüze yansıtmak doğru olmasa gerek.

3. Ayrıca, içtihadî hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tesbit edilmesi ve bu noktada her hangi bir boşluğa meydan verilmemesi çok önemlidir.

4. Bir kere daha vurgulamakta yarar var: Bütün bu faaliyetlerin mutlaka bir heyet tarafından gerçekleştirilmesi şarttır. Bu fikri tam 25 yıldır savunuyorum. Fikir dağınıklığına, merci karışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zaruri durumlar hariç, yeni içtihadi hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler o kadar girift ve iç içe bir hal arz etmektedir ki, iktisadî, siyasî, içtimaî, vb. gibi hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan meselelerde, bir din âlimi aynı anda hem sosyolog, hem psikolog, hem iktisatçı vb. olamayacağı için, uzman kişilerden oluşacak bir heyetin varlığı gerekmektedir. Mesele, bütün İslam aleminin meselesi olduğu için de, heyetin uluslararası seviyede teşekkülü de üzerinde durulmaya değer ayrı bir konudur.

(Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, c: 4)



 

Günümüzde dinî meselelere yaklaşıma bu açıdan baktığımızda karşımıza çıkan tablo şudur:

Çağımız, her şeyden önce enaniyetler çağıdır. Ferdî enaniyetler alabildiğine okşanmakta, insana "kendi olması!" felsefesi açısından yaklaşılmakta, bu felsefe ise, onu kendi üzerindeki beşer-üstü bir otoriteden bağımsızlaştırma temeline dayanmaktadır. Bu maksatla da bilgi yüceltilmektedir. Kimse inkâr edemez ki, ilim yüce bir değerdir; âlim, Peygamber'den sonra en yüksek mertebenin insanıdır ve Peygamber vârisidir. Kur'an, ilmin insanı Allah karşısında haşyete, mutlak tevazua götürdüğünü, daha da öte Allah karşısında gerçek manâda haşyet duyanların, yani O ve eserleri karşısında saygı ve ürpertiyle kendilerinden geçenlerin ancak âlimler olabildiğini beyan buyurur. Ne var ki, günümüzde yüceltilen bilgi, ilim mertebesine yükselmemiş bir bilgi olduğu ve insan enaniyetine hizmet gayesi güttüğü için, Firavun ve Karun örneğinde olduğu gibi insanı Allah'tan uzaklaştırmakta, bu bilgi dinî bilgi ve ona sahip olanlar dinî sahanın uzmanları da olsa, sahibine Allah karşısında "Sen Sen'sin, ben benim" dedirtebilmektedir. Bundandır ki, hakkında konuşurken insanın en çok dikkatli olması gereken saha din ve dinî meseleler olduğu, çünkü bu sahada konuşmak, "Allah'ın bu meseledeki hükmü budur!" manâsına geldiği halde, günümüzde bir takım "uzman"lar ve "aydın"lar din ve dinî meselelerde endişesiz konuşabilmektedir.

İkinci olarak, yukarıda arz edildiği gibi, İslâm, bir teori değildir; o, yaşanan bir süreçtir, hayatın ta kendisidir. Dolayısıyla o, tamamen kendisiyle başlayıp, kendisiyle devam eden bir aksiyon içinde gerçek manâsını bulur ve anlaşılır. O, bir insanın anne karnına veya bir tohumun toprağa düştüğü andan itibaren geçirdiği sürece benzer bir süreç takip eder; kâinatın yaratılış süreci gibi, kendi zaman ve mekân boyutlarını da bizzat kendisi oluşturur. Dolayısıyla o, başka zaman, mekân ve şartlara adapte edilemeyeceği gibi, bu zaman, mekân ve şartlarda gerektiği gibi anlaşılamaz ve bu zaman, mekân ve şartların problemleri temelinde ele alınıp yargılanamaz. Bu problemlere, sanki onun pratiği tarafından üretilmiş gibi cevaba da zorlanamaz. Allah adına ve O'nun rızası, iradesi istikametinde atılan bir adımla başlayan ve kendine ait aksiyon-düşünce salih dairesini oluşturan İslâm, bu salih daire içinde kendisini gerçekleştirir. Dolayısıyla İslâm'ın, itikad, ibadet ve ahlâk dışında kalan, özellikle muamelâtın muhkemât dışında kalan zamana ve şartlara bağlı meseleleri, İslâm'ın bizzat oluşturmadığı, yön vermediği içtimâî zeminlerde sağlıklı olarak konuşulamaz. Ama ne yazık ki İslâm ve İslâmî meseleler en az bir asırdır bir takım "uzman"lar ve "aydın"lar elinde bu yanlışa kurban edilmekte, bir asırdır tekrarlanan bu hatayı, günümüzdeki bu bir takım "uzman"lar ve "aydın"lar da işlemeye devam etmektedirler.

 

Asıl Mesele ve İçtihad Konusu

Günümüzde İslâmî meseleler üzerinde konuşurken yapılan en büyük hatalardan birisi de, Müslümanların problemlerinin temelinde siyasî-içtimaî meselelerin yattığı, buna karşılık açık olması gereken içtihad kapısının açık tutulamadığı düşüncesidir. Oysa, ne Müslüman dünya olarak son bir-kaç asırdır yaşadığımız ve İslâmî diye ele aldığımız meselelerin temelinde, ne asırlar içinde yoğrulmuş İslâmî gelenekte, ne de yukarıda özelliklerinden söz ettiğimiz seviyedeki gerçek âlimler tarafından, hem de münazara ve müzakerenin en yoğun olarak cereyan ettiği, bunlar için gerekli fikir hürriyetinin en geniş manâda yaşandığı asırlarda tedvin edilmiş emsalsiz İslâmî ilimlerde eksiklik ve bundan dolayı içtihad ihtiyacı yatmakta değildir. Meselenin temelinde, "Bir kavim, içindekini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez" (Enfal/8: 53) düsturunun ifade ettiği gerçek yatmaktadır. İçtimaî çöküşlerde ana faktör, bir toplumda, halka da sirayet etmekle birlikte, bilhassa ona yön verenlerde görülen gerçek iman ve amel noktasında zaafa düşülmesidir. İslâm adına dünya hayatının medd ü cezirleri, hayata yön veren imanın niteliğine, bu imanın tezahürü olarak amele bağlıdır. Dolayısıyla, hayatın tamamı manâsında içtimaî sahada başarı ve üstünlüğün sağlanması, problemlerin çözümü için, özellikle önde gelenleri başta olmak üzere mü'minlerin imanda derinleşmesi, imanla küfrü birbirinden ayıran kesin sınırların akla, zihne ve kalbe nakş olup, sonra da olduğu gibi amel halinde pratiğe dökülmelerini sağlamak gerekir. Modernist cereyanların ortaya çıktığı dönemlerden bugüne üzerinde durulması gereken ana mesele bu idi ve halâ budur. Çünkü:

Modern çağlarda Batı'da tabiî bilimlerin alabildiğine gelişmesiyle, Kitab-ı Mukaddes'teki bazı ifadelerin bilimsel gelişmelerle çatışır görünmesi ve ortaya çıkan bilim-din kavgası neticesinde Batı'da İlâhî Vahy, beşer aklının karşısında çok noktada âdeta teslim-i silâh etti. Ortaya çıkan ve tarihte benzeri görülmemiş inkâr fırtınası İslâm dünyasına da sirayet edip, kalplerde, zihinlerde, ferdî ve içtimaî hayatta Müslümanlık binasını da sarstı. Yapılması gereken, Müslümanlık binasının önce bu fırtınadan korunması, kapı ve pencerelerinin sağlamlaştırılıp sıkı sıkıya kapanması ve kalplerin ve zihinlerin yabancı akım ve istilâlardan korunarak, İslâm'ın mesajıyla güçlendirilmesiydi. Böyle bir zamanda, hikmet-i vücudu ve aslî kimliğini bir bakıma yitirmiş olan siyasî ve içtimaî sahalarda 'ıslah' maksadıyla 'İçtihad' kapısını zorlamak, 'inkâr' fırtınası karşısında pencerelerinin camları kırılmış Müslümanlık binasının kapısını da ardına kadar açmak demekti. Ama ne yazık ki, bu kapı zorlandıkça zorlandı. Oysa, aslında her zaman açık bulunan bu kapıdan girmeye, Bediüzzaman hazretlerinin işaret buyurdukları şu altı engel vardı:

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir zamanda dar delikler bile kapatılır ve yeni kapılar açmak hiç bir şekilde akıl kârı değildir; aynen bunun gibi, münkerler zamanında ve ecnebî âdetlerin istilâsı anında ve bid'atların çoğalması, dalâletin artması hengâmında meseleleri içtimaî sahaya hasredip içtihad hevesiyle ortaya çıkmak, İslâm sarayında yeni kapılar ve duvarlarında düşman savaşçıların gireceği delikler açmak manâsına gelir.

İkincisi: Din'de önce iman esasları, sonra İslâm'ın şartları, sonra diğer ibadetler, temel muamelat düsturları veya haramlar-helâller, ahlâk kaideleri ve ukûbâtın da temelini oluşturan hadler gelir. Bütün bu hususlar Zarurat-ı Dîniye olup, bunlar İslâm'ın asgarî % 95'ini teşkil eder ve bunların hiç birinde ciddî ihtilâf olmadığı gibi, "mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur" kaidesince, bu sahalarda içtihad da söz konusu değildir. Ayrıca, bu esaslar besin ve gıda hükmündedir. Şu zamanda terke uğruyor ve aşağılanıyorlar. Öyleyse, bütün himmet ve gayreti onların ikamesi ve ihyasına harcamak gerekirken, İslâm'ın yüzde beşini bile teşkil etmedikleri halde, sanki tamamını teşkil ediyormuş ve İslâm zamana, şartlara göre değişmesi gereken bu ihtilâflı hususlardan ibaretmiş gibi, bütün dikkati onun bu nazariye ve fürûat kısmına çekip, bu kısımda onun temellerine, zaruriyâtına âdeta dinamit yerleştirme manâsında içtihad hevesiyle hareket etmek, ancak ihanete varan bid'at bir hareket olabilir.

Üçüncüsü: Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre satılan ve teşhir olunan mallar değişiyorsa, tıpkı bunun gibi, tarihte, medeniyet-i beşeriye ve insan toplumlarında da her çağda ayrı bir meta' revaç bulmaktadır. Selef-i Salihîn asrında en revaçta olan meta', Allah rızası için O'nun muradını Kelâmı'ndan çıkarmak ve Nübüvvet ruhu ve Kur'an sayesinde kapıları sonuna kadar açılan Âhiret Âlemindeki ebedî saadeti kazanma ve kazandırma vasıtalarını elde etmekti. Dolayısıyla, o zamanda kalbler, ruhlar, zihinler bütün güçleriyle bu sahada çalıştıklarından, sohbetler, yazışmalar, hadiseler, kısaca olup biten her şey bir muallim hükmüne geçiyor ve kabiliyetler çabuk geliştiğinden kısa bir zamanda içtihad etme mertebesine ulaşılabiliyordu. Fakat, bu zamanda modern medeniyetin tahakkümü, tabiî ve materyalist felsefenin tasallutu ve hayat şartlarının ağırlaşmasıyla fikirler, kalpler, himmet ve ilgiler dağılmış ve dolayısıyla safiyane içtihad etmek oldukça zorlaşmış bulunmaktadır.

 



 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

İlgili diğer yazılar:


 ListeNur.de - islami siteler listesi