Anasayfa arrow Satır Arası arrow Tefekkür Dünyamız arrow Günümüzdeki Dini Meselelerde Kafa Karışıklığının Sebepleri
E-posta
Yazı Index
Günümüzdeki Dini Meselelerde Kafa Karışıklığının Sebepleri
Sayfa 2

 

 

Dördüncüsü: Bir şeyin gelişmesi kendi içinden olursa bu bir tamamlanmadır, kemale ulaşmadır; fakat, dıştan olursa tahriptir, cildi yırtmaktır. İşte, İslâm'ın dairesine Selef-i Salihîn gibi kâmil takva kapısıyla ve dinin esaslarına yapışarak girenlerde içtihad iradesi bulunursa, bu bir tamamlanma olur. Fakat, dinin esaslarını terk eden, bunlara lâkayt kalan, dünya hayatını Âhiret'e tercih eden ve maddî felsefeyle haşır-neşir olanların içtihad istekleri İslâm'ın vücudunu tahribe ve boynundaki Şeriat zincirini kırmaya sebep olur.

Beşincisi: İslâm ve onun bütün meseleleri semavîdir; onun her meselesinde ana maksat, Allah'ın rızasını tahsil olmalıdır. Dolayısıyla, onun içtihada açık meselelerinde de yapılacak içtihadın semavî olması gerekir. Oysa, günümüzde idrakine varılamayan şu üç husus, şu zamanın içtihadını büyük ölçüde semavî olmaktan çıkarıp, dünyevî yapmaktadır:

1. Bir hükmün illeti ayrıdır, hikmeti ayrıdır; illet vücuda, hikmet ise tercihe sebeptir. Meselâ seferde namaz kasredilir; bu Şer'î ruhsatın illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Dolayısıyla, seferde olunduğu sürece, meşakkat olmasa da namazlar kasredilir; ama seferde bulunulmadığı sürece bin bir türlü meşakkat de olsa kasredilmez. İşte, bu hakikatin tersine olarak, bu zamanda hikmet illetin yerine geçiyor; öyleyse böyle bir içtihad semavî olmaktan çıkar ve dünyevî olur.

2. Bu zamanın gözü öncelikle dünya saadetindedir; oysa, dinin gözü öncelikle ve bizzat Âhiret saadetine, ancak ikinci derecede, o da Âhiret'e vesile olması dolayısıyla dünya saadetine bakar. Demek ki, bu zamanın gözü dinin ruhuna yabancıdır. Din adına meseleler, sanki onlar sadece dünya hayatını, onun, İslâmî ölçülere göre de değil, modern hayatın dikte ettiği ölçülere göre saadetini esas alıyormuşçasına ele alınmakta ve değerlendirmeler ona göre yapılmaktadır. Bu sebeple, onun pek çok kaidesi, tam tersi istikamette istismar edilebilmektedir. Meselâ, eğer bir insan din kendisine galip gelecek şekilde kendini ibadete veriyorsa, böyle bir insana ruhsatlardan, gecesini sürekli ibadetle, gündüzünü oruçla geçiren Hz. Ebu'd-Derda'ya Hz. Selman-ı Farisî'nin dediği gibi, nefsin de insan üzerinde hakkı olduğundan söz edilebilir. Ama bir insan, dinde, onu yaşamada lâubali ise, böyle bir insan ruhsatlarla, dinde kolaylık prensibiyle okşanamaz. Aksine böyle biri, azimetlerle kamçılanır. Ama günümüzde yapılan tam tersine olmaktadır.

3. Zâruretlerin haramları helâl derecesine getirmesi küllî bir kaide olmayıp, belli şartlarla sınırlıdır. Bu şartlardan sadece biri olarak, zaruret haram yolla olmamışsa ve ancak kendi miktarınca, ayrıca zaruret hali geçinceye kadar haramı helâlleştirmeğe sebep teşkil edebilir; yoksa, iradenin kötü yolda kullanılması ve daha başka gayr-ı meşru sebeplerin yol açtığı zaruretler haramı helâl kılamaz. İşte, bu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları kendine çeken umumî bir belâ suretine girmiş öyle işler var ki, iradenin kötüye kullanılması, gayr-ı meşru istekler ve haram ilişkilerden kaynaklandıklarından ruhsatla haramı helâl etmeğe yol açamazlar. Halbuki, şu zamanın müçtehidleri(!) bu zaruretleri Şer'î ahkâma medar yapmaktadırlar; dolayısıyla içtihadları semavî değil, dünyevîdir, hevesîdir, felsefîdir, keyfîdir.

Altıncısı: Selef-i Salihîn'in büyük müçtehidleri nur ve hakikat asrına yakın olduklarından safî bir nurla içtihad edebilirler; buna karşılık, şu zamanın müçtehidleri o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakarlar ki, en açık bir harfini bile zor görebilirler.

Dünkü müçtehidler, Nübüvvet Güneşi'nin ışığıyla nurlanmış ve doğrulukla yalanın arasının esfel-i sâfilîndeki Müseylimetü'l-Kezzab'la Alâ-yı Illiyyin'deki Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın arası kadar açıldığı bir zamanda yaşayan ve küfrün arkadaşı yalandan alabildiğine çekinen Sahabelerin rivayetlerini kaynak alıyorlardı; yaşadıkları asır da, doğrudan doğruya o nur asının ışığıyla aydınlanmıştı. Buna karşılık günümüzde ise, araları kısalan yalanla doğru âdeta omuz omuza vermiş bulunmakta, doğrudan yalana pek kolay geçilebilmekte, hattâ siyasî etki ve propagandalarla yalan doğruya tercih edilebilmektedir. Böyle bir zamanda, en çirkin şeylerin en güzel şeylerle aynı fiyata satıldığı bir dükkândan pek yüce olan ve hakikat cevherine giden doğruluk ve hak pırlantasının dükkâncının sözüne güvenle körü körüne alınamayacağı inkâr edilemez bir gerçek olduğundan, yapılan içtihadlarda doğrunun yerine yalan tabiî ki ana faktörü oluşturacaktır ve oluşturmaktadır.



Dinî Hükümlerdeki İhmalin En Mühim Bir Sebebi:

Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, yüzde doksandır. Bizzât Kur'an'ın ve Kur'an'ın tefsiri mahiyetinde olan Sünnet'in malıdır. İçtihadî olan ihtilâflı meseleler ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe ihtilâflı meseleler ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında çok büyük farklılık vardır. İçtihadî meseleler altın ise, ötekiler birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altının himayesine vermek, o altınlarla karıştırıp onlara tâbi kılmak caiz midir?

(Bediüzzaman, Sünûhât)


Günümüzde İslâm adına ortaya atılan tartışmaların temelinde, onu bu tür tartışmalarla yaralamak ve yaşanmaz hale getirmek isteyen kasıtlı çevrelerin dışında, bazısı iyi niyetli, bazısı ise dini dünyaya malzeme yapan bir takım sözde "din uzmanları"nın ve "aydın"ların hataları yatmaktadır.

Söz konusu "uzman"larda ve "aydın"larda görülen en göze çarpıcı özellik, ilimle malûmatı birbirine karıştırarak, malûmat sahibi olmayı ve araştırmacılığı âlim olmak zannetmeleridir. Oysa malûmat, işlenmemiş bilgidir, bir malzemedir; Bediüzzaman hazretlerinin benzetmesiyle, yenmeye hazır veya ağza alınmış yiyecek gibidir. İlim ise, hazmedilmiş safî süttür, vücuda mal olmuş gıdadır.

Kendilerine ait ve kendilerinin ürettiği basit bir malzemeden bahseder gibi İslâm'dan ve onun meselelerinden bahseden bahis mevzuu "uzmanlar" ve "aydın"lar, İslâm'ı anlama ve İslâmî meselelere yaklaşmada da üç temel eksiklikle birden malûldürler.

1. Din, bütün parçalarıyla bir bütündür ve söz konusu parçalarının hem kendileriyle hem de bütünle aralarında kopmaz münasebetler vardır. Dolayısıyla din, aslî bütünlüğü içinde kavranmadan, parçalar hakkında nihaî hükme varmak kolay değildir. Oysa, uzmanlığın çok alt dallara kadar indiği günümüzde İslâm'ı bütünlüğü içinde kavrayabilmiş insan sayısı yok denecek kadar azdır.

2. Sözünü ettiğimiz "uzman"lar ve "aydın"lar, büyük ölçüde usûl ilminden mahrumdurlar.

3. Üçüncü olarak, dine sadece bir bilgi ve uzmanlık sahası olarak bakılmaktadır. Oysa din, her şeyden önce hayattır, hattâ hayatın da hayatıdır. İslâm, bir teori değildir; o, yaşanan bir süreçtir, hayatın ta kendisidir. O, tamamen kendisiyle başlayıp, kendisiyle devam eden bir aksiyon içinde gerçek manâsını bulur ve anlaşılır. Dolayısıyla, başka zaman, mekân ve şartlara adapte edilemeyeceği gibi, bu zaman, mekân ve şartların problemleri temelinde ele alınıp yargılanamaz.

Ayrıca, dinî konuları ele alışta yapılan yanlışların ve ortaya çıkan kafa karışıklığının en önemli sebeplerinden biri de, söz konusu "uzman" ve "aydın"ların dil ve belâğat bilgisinden, dolayısıyla Kur'an'ı ve Hadis'in dilini anlamaktan mahrum oluşlarıdır.

İnsanın pek çok kalbî marazlarla malûl olduğu da bir gerçektir. Eğer özellikle bir ilim adamı tezkiye-i nefs edememişse ve ilmi de henüz malûmat seviyesinde ise, bu tür insanların Müslümanlığa ne ölçüde zarar verdikleri tarihî bir hakikattir.

Sözünü ettiğimiz kalbî marazların en büyüklerinden biri, belki bütün marazların üzerinde yoğunlaştığı hastalık ispat-ı nefs kaygısıdır. Yani insan, her durumda kendini ortaya koymak, varlığını hissettirmek ister. Günümüzde bilhassa medya, özellikle de "beyaz cam", bu hastalığı âdeta onulmaz hale getirmektedir. Bu hastalık, en fazla orijinalite yapma şeklinde kendini göstermektedir. Oysa, bugün İslâm adına ortaya atılan ve tartışma konusu yapılan meselelerin hemen hepsi geçmişte zaman zaman gündeme getirilmiş ve her defasında cevabını bulmuştur. Böyle iken, sanki bunlar yeni keşfedilmiş meselelermiş gibi yeniden tartışma konusu yapılmaları, eğer cehaletten değilse, olsa olsa ancak ispat-ı nefs hastalığı ve onun tezahürü olan veya ona eşlik eden orijinalite yapma derdinden kaynaklanmaktadır.


 

C. Kur'an ve Hadis'in Dilini Bilmeme

Dinî konuları ele alışta yapılan yanlışların ve ortaya çıkan kafa karışıklığının en önemli sebeplerinden biri de, söz konusu "uzman" ve "aydın"ların dil ve belâğat bilgisinden, dolayısıyla Kur'an'ı ve Hadis'in dilini anlamaktan mahrum oluşlarıdır. Kur'an olsun, Hadis olsun, 14 asır öncesinden Kıyamet'e kadar her şartta her seviyedeki insana hitap etmektedir. İnsanların büyük çoğunluğu avam olduğundan, her ikisi de zahirde basit bir anlatıma sahip görünmekle birlikte, her ilim dalından her seviyedeki insanı tatmin edecek bir üslûp ve manâ derinliğine de sahiptirler. Bu bakımdan, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, her ikisinin zahiri, bâtını, matlaı, muttalaı ve bütün bunların ğusûn, şücûn tabir edilen dalları vardır; yine muhkemi, müteşabihi vardır. Her ikisinin anlatımında mecazlar, istiareler, teşbihler söz konusudur. Günümüz "uzman" ve "aydın"ları, üzerlerinde tarih boyu büyük çalışmalar yapılmış olan bu sahanın da büyük ölçüde yabancısıdırlar. Bu da, pek çok Kur'an âyetini ve hadis-i şerifi yanlış anlamaya sebep olduğu gibi, bilhassa pek çok hem de sahih hadis-i şerifi, Hadis ilminin kriterlerine rağmen kabûl etmeme gibi büyük hataların yapılmasına yol açmaktadır.

 

D. İspat-ı Nefs Kaygısı ve Orijinalite Yapma Hastalığı

Şüphesiz insanların kalplerini bilemeyiz. Ne var ki, insanın pek çok kalbî marazlarla malûl olduğu da bir gerçektir. Eğer özellikle bir ilim adamı tezkiye-i nefs edememişse ve ilmi de henüz malûmat seviyesinde ise, bu tür insanların Müslümanlığa ne ölçüde zarar verdikleri tarihî bir hakikattir.

Sözünü ettiğimiz kalbî marazların en büyüklerinden biri, belki bütün marazların üzerinde yoğunlaştığı hastalık ispat-ı nefs kaygısıdır. Yani insan, her durumda kendini ortaya koymak, varlığını hissettirmek ister. Günümüzde bilhassa medya, özellikle de "beyaz cam", bu hastalığı âdeta onulmaz hale getirmektedir. Bu hastalık, en fazla orijinalite yapma şeklinde kendini göstermektedir. Oysa, bugün İslâm adına ortaya atılan ve tartışma konusu yapılan meselelerin hemen hepsi geçmişte zaman zaman gündeme getirilmiş ve her defasında cevabını bulmuştur. Böyle iken, sanki bunlar yeni keşfedilmiş meselelermiş gibi yeniden tartışma konusu yapılmaları, eğer cehaletten değilse, olsa olsa ancak ispat-ı nefs hastalığı ve onun tezahürü olan veya ona eşlik eden orijinalite yapma derdinden kaynaklanmaktadır.

 

Sonuç

Günümüzde genelde dinin, özelde İslâm'ın yanlış anlaşılmasının ve İslâmî meselelerde kafa karışıklığının sebeplerini, biraz da ona yabancı, fakat sözünü ettiğimiz "uzman" ve "aydın"ları da etkileyen bakışlarda aramak gerekmektedir. Bu yabancı bakışlara yön veren ana faktör, din deyince öncelikle Hıristiyanlığın anlaşılması, akla gelmesi ve Batı'da Rönesans'la birlikte ortaya çıkmaya başlayan din-bilim çatışması neticesinde dinin materyalist felsefî, sosyolojik ve antropolojik araştırmalara konu edinilmesi, İslâm'a da aynı açıdan yaklaşılmasıdır. Fakat bu, ayrı bir konu olduğundan, onu ayrı bir yazıya tehir etmek gerekmektedir.

Bugün dünya üzerinde en çok yanlış anlaşılan bir şey varsa, o da din, daha husûsî manâda İslâm'dır. Bu yanlış anlamanın sürüp gitmesi ise, en çok hayıflanılacak bir mevzû olsa gerektir. İslâm dünyasının özellikle "aydın"ları ve bir takım "din uzmanları" en az bir asırdır dini ve İslâm'ı tartışmakta ise de, bütün bu tartışmalarda öne sürülen düşünceler, genellikle birer spekülasyon olmaktan öte gidememektedir. Gidememektedir, çünkü İslâm, bir felsefe, salt bir içtimaî-iktisadî-siyasî sistem değil, bir dindir. Din'de akıl kadar, hattâ ondan da öte ruh ve dolayısıyla ruhun merkezi olarak kalb, ayrıca vicdan ve hislerle birlikte, pratik hayat da önemlidir. Din, kalbin inanıp bağlandığı, dimağın manâlandırdığı, vicdanın duyduğu, hislerin zevkettiği, diğer vücut organlarının da pratiğe taşıdığı İlâhî nizamdır. Felsefede ise sadece dimağ faaliyette olup, kalb, ruh, vicdan, his ve pratik hayatın onda önemli sayılabilecek bir fonksiyonu yoktur. İçtimaî-iktisadî-siyasî sistemler ise, daha çok temel inanç ve fikir değerlerinin dışta yansıyan şeklidir. Bu gerçeğe rağmen, son asırda dini tartışan - reformisti, rasyonalisti, hattâ "İslâmcısı" da dahil olmak üzere - bazı "aydınlar, uzmanlar", dini sadece bir zihin faaliyeti veya zihnî faaliyetin bir objesi, bir felsefe veya adeta dünyevî bir sistem gibi algılamakta ve öyle ele almaktadırlar.

İkinci olarak, dinde sâbit esas ve kaideler temeli oluşturur. Bunların hayattaki değişme ve başkalaşmalarla bir münasebeti yoktur. Bununla birlikte o, hayatın tamamını kuşatan bütün bir nizam olması hasebiyle, bu hayatın değişen yönleriyle ilgili kaidelere de sahiptir. Bu kaideleri itibariyle o, hem ferdî hem içtimaî hayatın pratiğe bakan ve değişken yanlarıyla ferdi de, toplumu da tekâmül basamaklarında yükselten bir vâkıadır. Bir bilgiye dayalı olsun olmasın, vicdanda meknî bir imanla başlayan din, sağlam bilgi, tefekkür, ibadetler ve günlük hayattaki muamelelerle açılır, gelişir, kavranılır ve yaşanır. Yani o, hem bizatihî bir aksiyon, hem de sürekli aksiyona yön veren bir niyet, nazar, iman, tefekkür, bilgi ve amel dantelasıdır.

Son bir asırdır dini tartışan "aydınlar" ve "uzmanlar", onu büyük ölçüde boşlukta tartışmaktadırlar. Bu sebeple de, meselâ, şu anda ne pratik hayatı ilgilendiren ve İslâm'ın problemi olmayan pek çok meselede, ne İslâm ceza hukukunun bir takım kaideleri üzerinde, ne demokrasi, lâiklik, hoşgörü, diyalog gibi hususlarda, ne de, pek çok aktüel problemleri izahta zihinleri, kalbleri ve vicdanları tatmin edecek bir sonuca ulaşabilmektedirler. Ulaşamamaları bir yana, din kendilerine ait ve kendi ürünleri veya tasarruflarına bırakılmış beşer ürünü felsefî ve içtimaî-iktisadî-siyasî bir sistemmiş gibi sürekli fikir değiştirmekte, tavizler vermekte, değişmekte, "değişim"i "yenilenme" ve "tekâmül"le karıştırıp, alkışlamakta ve neticede inandırıcılıklarını yitirdikleri gibi, İslâm'ı kendi düşüncelerinin arkasından koşturdukları için de, İslâm adına zihinlerde, kalblerde ve günlük yaşayışta şüpheler, sarsıntılar, çökmeler meydana getirmektedirler.

Kur'an-ı Kerim'de dînî hayat, bir ağacın çekirdekten meyveye uzanan hayatına benzetilir. Bu hayatın bütün gelecek safhalarını ve bütün bu safhalara açılımların ana dinamiklerini, ana kanunlarını kendinde barındıran tohum veya çekirdek, şaşmaz bir denge içinde kendine ulaşan besinlerle organik ve tamamen âhenkdar bir büyüme içine girer. Bu büyüme sürecinde ona her yanlış muamele, gerekli suyu, havayı ve daha başka gıdaları gerektiğince ayarlayamama ortaya önemli problemler çıkaracağı gibi, neticede sağlam bir doğum adına bir anomaliye de yol açabilir. Aynen bunun gibi, İslâm'ın "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah"tan oluşan çekirdeği müsait kalblere ekildikten sonra, sağlam bilgi, tefekkür, ihlâs temelinde ibadet ve büyüme sürecinin her döneminde yerine getirilmesi gerekli amellerle hayat toprağında beslenir. Bu çekirdek, ferd ve toplum hayatının her alanında meyvesini veren kutlu bir ağaç haline gelinceye kadar, bu süreçte yer almayanın, çekirdeğin büyümesi ve süreçte rol alanların yaptıklarıyla ilgili değerlendirmeleri çok defa birer spekülasyon olmaktan öte gitmez.

Evet, din sahasında pek çok "uzman", kendilerince bir "şia" oluşturup, "ellerindekiyle sevinip gider"ken, İslâm adına konuşan bir takım "aydı, filozof" ve "sosyolog"lar da bir asırdır sadece spekülasyon üretiyorlar.

 

 

Okunma: 1073
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy

 
< Önceki   Sonraki >

 

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

İlgili diğer yazılar:


 ListeNur.de - islami siteler listesi