Anasayfa arrow Satır Arası arrow Zirvedekiler arrow Abdullah bin Revaha (r.a.)
E-posta

Abdullah bin Revaha (r.a.)

Dr.Saim Arı

Güçlü şairlerin büyük kahramanlar kadar şöhrete sahip olduğu Cahiliyye toplumunda, şiir sanatı tarihinin en parlak dönemini yaşamıştı. Bununla birlikte, Kur’ân inince Hansa gibi bazı güçlü şairler artık şiir yazmayı bırakacak derecede, O’ndaki belâğat “büyüsü”ne tutuldular. Abdullah b. Revâha (r.a.) da, bu şairler içinde İslâm’ı kucaklayan biriydi. Efendimiz’e (s.a.s) kötülük ellerini uzatanlara karşı kılıcı gibi keskin dilini de kullanan Abdullah b. Revaha hakkında Allah Resülü (sallahü aleyhi ve sellem), “O’nun şiiri, kâfirlere atılan oktan daha etkilidir.” buyurmuşlardı. (Zehebî, 1: 255)

İslâm’a Girişi ve II. Akabe Biat’ında Bulunuşu

Cahiliye döneminde, Mekke’de Zi’l-hicce ayında kurulan panayırlar, şairlerin boy gösterdiği yerlerdi. Abdullah b. Revâha (r.a.) da, şairlik gücünü göstermek üzere, hicretten iki sene önce, bu panayırlardan Akabe denilen yere geldiğinde dünyanın en büyük hâdisesiyle karşılaşmıştı. İnsanların hidâyeti için her fırsatı değerlendiren Efendimiz (s.a.s), panayırlara katılan insanlara Kur’ân okuyup onları İslâm’a davet ediyordu. Abdullah b. Revaha da, Âlemlerin Rabbi’nin Kelâm’ını Efendimiz’den (s.a.s.) dinlediğinde kalbinde meydana gelen coşku, dilinde “Kelime-i şehadet” olarak ifadesini bulmuştu. Tam bu sırada, Akabe’de bahtiyar bir topluluk daha vardı. Medine’den birlikte gelmişlerdi. Onların, Allah Resûlü (s.a.s.) yurtlarına davet etmek ve O’nu himaye için gereken her türlü fedakârlığa katlanmak üzere biat edeceklerini öğrenen Abdullah b. Revaha da, bu büyük yükün altına girmeye hazır olduğunu söyledi.

Medine’den gelen yetmiş kadar bahtiyar insan Efendimiz’in (s.a.s.) huzurunda biat etmeye hazırlanıyordu. Onlar, büyük bir sorumluluğun altına girdiklerinin farkındaydılar. Abdullah b. Revaha, hangi şart ve sorumluklar üzerine biat edeceklerini sorunca Allah Resûlü (s.a.s.), “O’na ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamanız Rabbim adına olan şartımdır. Kendi adıma da, kendinizi ve mallarınızı koruyup savunduğunuz gibi Beni de, himaye edeceğinize dair söz vermeniz biatınızın şartıdır.” buyurdular. Abdullah b. Revâha’nın (r.a.) “Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?” sorusuna Efendimiz (s.a.s.), “Cennet” cevabını verdiler. Bu müjdeyi alan Abdullah b. Revâha (r.a.), “Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz.” dedi. O, bu güzel duygularını ortaya koyarken Yüce Allah da, “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda mücadele ederler, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta da, İncîl’de de, Kur’ân’da da üstlendiği gerçek bir va’didir. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir? O hâlde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin ey mü’minler! Müjdeler olsun size, işte en büyük mutluluk, işte en büyük başarı “ âyetini inzal eyledi. (Yazır, “Tevbe, 111’in tefsirinde.”)

Medine’nin sayıları oldukça az okur-yazarlarından biri olan Abdullah b. Revâha’nın (r.a.), toplum içinde önemli bir yeri vardı. O, Akabe’de biat esnasında da kabilesini temsil eden bir lider olarak seçilmişti. Biat etmekle büyük bir vazifeyi üzerine aldığının farkındaydı. Bu sebepten, biat esnasında Peygamberimiz’in (s.a.s.) mübarek elini sıkarken, “Ey Allah’ın Resûlü (s.a.s.)! Hz. İsa’nın Oniki Havarisi’nin yaptıkları biat üzerine ben de size biat ediyorum” demişti (Ebu Nuaym, 1-2: 305).

Efendimiz’in (s.a.s.) Şairi

Allah Resûlü’nün (s.a.s.) hicret ile Medine’ye teşriflerinde, Abdullah b. Revâha (r.a.), da O kutlu misafiri karşılayanların başında gelmekteydi. O’nun Peygamberimiz’in (s.a.s.) yanında ayrı bir yeri vardı. Efendimizin huzurundan mümkün oldukça hiç ayrılmamaya gayret eden Abdullah b. Revâha (r.a.), vahiy katipliği yapma şerefine de ulaşmıştı.

Abdullah b. Revâha (r.a.), İslâm’a girişiyle birlikte, Peygamberimiz’in (s.a.s.) şairi olma payesine yücelmişti. Müşriklerin Efendimiz’e (s.a.s.) şiir ile saldırdıkları anda o, kılıç gibi tesirli ifadeleriyle onları sindirirken önemli bir vazifeyi yerine getiriyordu.
Şiirin, müşrik şairler tarafından şöhret, ırkçılık, gurur, hiciv ve başka bayağı maksatlar yanında Peygamberimiz’e (s.a.s.) saldırı için de kullanıldığı bir dönemde Yüce Allah müşrik şairler hakkında “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” (Şuarâ, 26/224-226) âyetini inzal ile, söz konusu şairlerin kötü karakterlerini ortaya koymuştu. Bu âyet aynı zamanda, müşriklerin Kur’ân hakkında “şiirdir” diyerek Efendimiz’e (s.a.s.) saldırıda bulunmalarına karşı bir cevap idi de. Zira nihâyetsiz parlak ve en yüksek hakikatler güneşi olan Kur’ân-ı Hakîm’i bahsi geçen şairlerin sözleri ile kıyaslamak, güneş ile mum ışığını kıyas etmek gibidir. Abdullah b. Revâha, Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr gibi Müslüman şairler, kendilerinin de bu âyette kötü sıfatları belirtilenler arasında olduklarını zannederek çok üzülüyorlardı. Ağlayarak Allah Resûlü’ne (s.a.s.) gelip durumu arz ettiler. Efendimiz (s.a.s.) de onlara söz konusu âyetin devamındaki, “Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna. Zalimler de nasıl bir kötü akıbete yuvarlanacaklarını yakında bilecekler.” (Şuarâ, 26/227) âyetini okuyarak, kendilerinin âyetteki kötülenen insanlardan olmadıklarını belirttiler. (Yazır, “Şuara 227’nin tefsirinde”.)

Bu âyet, Abdullah b. Revaha (r.a.) ve arkadaşları için bir teselli kaynağı olmuştu. O, bundan sonra, Allah Resûlü’ne (s.a.s.) müşriklerin şiirle yaptıkları saldırılara aynı şekilde cevap vermiştir.

Efendimiz’e (s.a.s.) ait yüce hakikatleri de dile getiren Hz. Abdullah, bir şiirinde şöyle demiştir:

Fecrin aydınlığı gibi bir Kitap getirdi Resûlüllah
bize,
Hakkı görmez kör bir toplum iken erdirdi bizleri
hidâyete;
İnanıyor kalblerimiz, O doğruyu söyler kesinlikle,
Müşrikler uyurken gaflet içinde; geceleri
Rabbiyledir O, bütün kalbiyle.
(Buharî, “Edeb”, 91)

 

Ahlâkı ve Şahsiyeti

Savaş meydanlarında diliyle düşman üzerinde oldukça etkili olan Abdullah b. Revâha (r.a.), kılıcı ile de onların planlarını bozan kahramanlardandı. Allah ve Resûlü’nün (s.a.s.) davasına bu derece bağlı olması bir Müslüman için manevi hayatını besleyici temel kaynaklardan idi. Abdullah b. Revâha (r.a.) da, bundan çok iyi istifade etmesini biliyordu.
Hiç şüphesiz ki, sahabiler için mânevî hayatlarının beslenme kaynaklarının başında Allah Resûlü’nü (s.a.s.) görmüş olmaları ve O’nun feyizli sohbetlerinden istifade etmeleri geliyordu. Esasen, bütün malları ve canları ile sahabinin Efendimiz’e (s.a.s.) bağlılıkları O’nun önemli mucizelerindendir. Efendimiz’in (s.a.s.) huzurundan mümkün mertebe ayrılmamaya çalışan Abdullah b. Revâha (r.a.), imanını arttırıcı yollardan istifade etmeye azami gayret gösterirdi. O, bu kudsi yolda yürürken arkadaşları ile birlikte hareket etmenin manevi feyzinden de istifade ediyordu. O’nun zaman zaman, sahabilerden biriyle karşılaştığında, “Gel kardeşim! Rabbimize bir müddet iman edelim.” dediği meşhurdur. Bir defasında, O’nun bu teklifini işiten bir sahabi Efendimiz’e (s.a.s.) gelerek, “Yâ Resülallah! İbn Revâha’ya bakmaz mısınız! Sizin getirdiğiniz imandan insanları uzaklaştırıp bir müddetlik imana götürüyor.” diyerek O’nu şikâyet etmişti. Allah Resûlü (s.a.s.) de, “Allah, İbn Revaha’dan razı olsun! O, meleklerin kendisiyle iftihar ettiği meclisleri seviyor” (İbn Hanbel, Müsned, 3: 265) cevabını vererek, zikir ve hak sohbetiyle vakit geçirmesinin ne derece ehemmiyetli olduğuna işaret buyurmuşlardı (Zehebî, 1: 231). Nitekim bir hadis-i şeriflerinde de, “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ kudsi cümlesini çok söyleyerek yenileyiniz.” (Münzirî, 3: 75) buyurarak, insanın her an değişmekte olan dünyası için iman tazelemeye ihtiyacı olduğuna işaret etmişlerdi.

Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik tesis edildiği edildiği sırada, Mikdat b. Esved (r.a) ile kardeş olan Hz. Abdullah, bütün varlığını O’nunla paylaşarak Allah yolunda gereken fedakârlıkları göstermiştir.

Evrad, zikir ve Kur’ân ile meşgul olarak imanını her zaman tazelemeye çalışan Abdullah b. Revâha (r.a.), nafile ibadetlere de önem verirdi. Mute’de şehid olmasından sonra hanımı O’nu anlatırken, “O, evden çıkmak îstediğinde iki rekât namaz kılardı. Eve girdiğinde de iki rekât namaz kılardı. Bu âdetini hiç terk etmezdi” demişti. (İbn Hacer, 2: 307)

Abdullah b. Revâha (r.a.), oruç ibadetine de çok düşkündü. Sefer hâlinde Ramazan orucunu iftara Yüce Rabbimizin izni olduğu hâlde o, yine orucunu bırakmamıştır. Ebu’d-Derdâ (r.a) anlatıyor: “Biz çok şiddetli sıcak bir mevsimde, Ramazan ayında Resülullah (s.a.s.) ile birlikte sefere çıktık. Hararetin şiddetinden herkes elini başına koyuyordu. Aramızda oruçlu olarak sadece Resülullah (s.a.s.) ile İbnu Revâha vardı.’’ (Buharî, “Savm”, 35)

Kendisine verilen memuriyeti yerine getirirken her türlü iltimas ve su-i istimalden de uzak kalan Abdullah b. Revâha (r.a.), bu konudaki davranış ve sözleri bizler için en canlı örnektir:
Hz. Abdullah, Hayber bölgesinde vergi toplamakla görevli olduğu günlerde bazı insanlar, kendisine rüşvet teklif etmişlerdi. Abdullah b. Revâha (r.a.), rüşvet ve iltimasla kendilerinden daha az vergi almasını temin etmeye çalışanlara, “Ey Allah’ın düşmanları! Bana haram mı yedireceksiniz!? Vallahi, insanların en sevimlisi Efendimiz’in (s.a.s.) yanından geliyorum... Yaptığınız teklifle, beni adaletsizliğe sevk edemezsiniz.” demişti. O’nun bu tavrını gören halk, “İşte göklerin ve yerin bugüne kadar ayakta durabilmesi, böyle adaletli idareciler sayesinde mümkün olmuştur” karşılığında bulunmuştu. (Buhârî, “Meğâzî”)

Abdullah b. Revâha (r.a), “Rüşvet alan da, rüşveti veren de Cehennem’e gider” buyuran Efendimiz’in (s.a.s.) eşsiz ilahî sistemin üzerine kurulmuş olan nübüvvet okulunda eğitim görmüştü.

Abdullah b. Revâha (r.a.) derin bir muhasebe insanı idi de. Allah Resûlü’ne (s.a.s.) bunca muhabbeti ve ibadeti ile Allah’a yaklaşmaya çalıştığı hâlde, ahireti hususunda o her zaman endişeli yaşamıştır. O’nun ahiretteki durumundan endişe ederek nasıl ağladığını Mute destanını anlatırken aşağıda geniş bir şekilde ele alacağız.

Abdullah b. Revâha’nın (r.a.) münafık İbn Übeyy’e Cevabı
Sa’d b. Ubâde hastalanmıştı. O’nun ziyaretine giden vefâ insanı Efendimiz (s.a.s.), İbn Übeyy’in da aralarında bulunduğu bir cemaatin yanından geçmişlerdi. Tevazu örneği Efendimiz (s.a.s.), o gün bir merkebe binmişlerdi. Medine’de münafıkların başı olan İbn Übeyy, Peygamberimiz’i (s.a.s.) görür görmez içindeki kinin kokusu burnuna gelmiş olacak ki, Efendimiz’in (s.a.s.) binmiş olduğu merkepten rahatsız olduğunu bahane ederek O’nu incitici sözler söyledi. Cemaat arasında bulunan Abdullah b. Revâha (r.a.), “Vallahi Resulullah’ın merkebinin kokusu senden daha hoştur.” diyerek ona gereken cevabı verdi. O, Efendimiz’e (s.a.s.) bağlılığını ortaya koymuştu. Esasen, Allah Resûlü (s.a.s.), temizliği, kibarlığı insanlara öğreten bir muallim değil miydi? Tarihin de şahitlik ettiği gibi, Efendimiz’in (s.a.s.) mübarek vücudundan çıkan ter dahi etrafa gül kokusu neşrediyordu. İbn Übeyy bunları bildiği hâlde sadece Efendimiz’e (s.a.s.) saldırarak ortalığı karıştırmak istemişti. (Yazır, “Hucurat 9. âyetinin tefsirinde”.)

Savaşlarda Abdullah B. Revaha

Bedir başta olmak üzere Abdullah b. Revaha, şehid olduğu Mute savaşına kadar, Efendimiz (s.a.s.) ile bütün savaşlara katılmıştır. O, savaş esnasında kılıcıyla düşmanı püskürtürken şiirleriyle de düşmanın kalbine korku salıyordu.

Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’ye teşriflerinden bir müddet sonra, orada yaşamakta olan Yahudilerle bir “vatandaşlık” anlaşması veya sözleşmesi yapmıştı. Ancak bir müddet sonra Benu Kaynuka’nın anlaşma şartlarına aykırı olarak Mekke müşrikleri ile Müslümanlara karşı işbirliği yaptıkları haberi alındı. Peygamberimiz (s.a.s.), bu ihbarın aslını araştırmak üzere Abdullah b. Revaha’yı Evs kabilesinin lideri Sa’d b. Muaz, Hazrec kabilesinin lideri Sa’d b. Ubade ile birlikte onların yaşadıkları bölgeye gönderdiler.

Bu şerefli sahabîler, gönderildikleri yerde yaptıkları araştırma neticesinde duyulan haberin doğru olduğunu öğrendiler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) de, savaş hazırlıklarını başlattı. (Kutup, “Ahzab 26-27’nin tefsirinde”.)

Hicret’in 5’inci yılında yapılan Hendek Savaşı öncesinde Medine’yi savunmak için şehrin etrafına hendek kazılıyordu. Efendimiz (s.a.s.) ile sahabiler hendekte çalışmaktaydılar. Yiyecek sıkıntısının da had safhada olduğu, havaların soğuduğu o günlerde, sahabiler bu işi zevk ile yapıyorlardı. İçlerinde, duygularını, Allah’ın üzerlerindeki nimetini şiir söyleyerek dile getirenler vardı. Meselâ Abdullah b. Revâha (r.a.) şöyle diyordu:

Senin lütuf ve inâyetin olmasaydı Yâ Rabbi,
Veremezdik sadakayı, bulamazdık hidâyeti.
Sen kereminle gösterdin bize niyaz ve ibadeti;
Ulaştır bizi huzur ve emniyete Yâ Rabbi!
İhsan eyle bizlere düşmana karşı sebat
Düşmanın işidir ancak fitne ile fesat
Tek arzusudur bizlerin sulh ve salah
Yâ Rabbi! düşmandan eyle bizleri necat
Sahabiler tarafından çok beğenilen bu şiir, hendek kazılması esnasında zevkle okunmuştu. (Müslim, “Gazvetü’l-Ahzâb”, 120)

Efendimiz’in (s.a.s.) ashabı ile birlikte Hicret’in yedinci yılında Umre ziyareti için Mekke’ye girdikleri sırada Abdullah b. Revâha da O’nun yanında idi. Kâbe’yi tavaf ederken duygularını ve kâfirlerin hâllerini şiir ile dile getirmeye başlayınca Hz. Ömer, kendisine ikazda bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) de, “Bırak ya Ömer! Allah’a yemin ederim ki, Abdullah’ın bu sözleri kâfirlere ok yarasından daha tesirlidir.” buyurdular (Zehebî, 1: 235).
Rasûlullah, İbn Revâha için “Kardeşiniz şüphesiz bâtıl söz söylemez” buyurmuş, bâtıl sözler dışındaki şiirlerde hikmet ve fayda olduğunu beyan etmişlerdir.

Abdullah b. Revaha ve Mu’te Destanı

Allah Resûlü (s.a.s.), Hudeybiye’nin getirdiği sulh ortamında komşu hükümdarları İslâm’a davet için mektuplar gönderdiğinde, bazılarından müspet cevap alırken bazıları da red cevabı vermişti. Sa’sani şahı ile Busrâ emiri Şurahbil de bütün edep sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini sergileyerek küstahça davranmış ve küstahça cevaplar vermişlerdi. Efendimiz’in (s.a.s.) göndermiş olduğu elçi Hâris b. Umeyr’i öldüren Şurahbil’in bu tutumu, diğer hükümdarlara fikir vermesi açısından da tahribi oldukça büyük sayılırdı. Bu cinâyet ve küstahlığa gereken dersi vermeye kararlı olan Efendimiz (s.a.s.), hicretin sekizinci senesinde Şurahbil üzerine derhâl 3000 kişilik bir ordu hazırladı. Ordunun başına âzatlı kölesi Zeyd b. Harise’yi (r.a.) tayin etti ve: “Zeyd’e bir şey olursa kumandayı Cafer, ona da bir şey olursa, Abdullah b. Revâha alsın; eğer ona da bir şey olursa, kumandayı Allah (c.c.) kılıçlarından bir kılıç alsın” buyurdu. (Buharî, “Megazi”, 44)

Allah Resûlü (s.a.s.), başlarında tayin ettiği komutanları olduğu hâlde askerlerine dua edip onlarla vedalaştı. Bu sırada, Abdullah b. Revâha’nın (r.a.) ağladığı görüldü. Efendimiz (s.a.s.), kendisine niçin ağladığını sorunca, bu şanlı sahabî, “Allah’a yemin ederim ki kalbimde dünya sevgisi bulunmadığı gibi ayrılma korkusu da yoktur. Fakat ben sizi (s.a.s.), “İçinizden oraya (Cehenneme) uğramayacak kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hükümdür” (Meryem,19/71) âyet-i kerimesini okurken dinledim. İşte ben oraya uğradıktan sonra kurtulup kurtulamayacağımı bilmediğim için ağlıyorum.” cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) de dua ederek ona tesellide bulundular. Abdullah b. Revâha (r.a.):

“Allah’tan dilerim Senin için yardım ve nusreti,
İhsan eylesin Sana da, Musa’ya verdiği sabır ve
metaneti;
Allah şahid! Ben olmuşum akıl ve basiretli,
Gördüm hep Sende, her büyük hayır ve fazileti.
Allah’ın Resûlü olduğuna getiririm ben şehadeti .
Senin hayrından uzak kalan nefsine eyler ihaneti;
Senin hak Peygamber olduğuna karşı çıkan kâfiri
Mahrum eylesin Yüce Allah ondan inâyeti.
Selam olsun, hurmalıkta vedalaştığım Resüle,
Bizleri dualar ile yolcu edicilerin en şereflisine.
Dostlar içinde hayırda kimse yetişemez Kendisine;
Salât ve selâm olsun Allah’ın Sevgili Habibine.
(İ. Esir, 3: 130)

şeklinde tercüme edebildiğimiz şiiri söyleyerek Efendimiz‘in (s.a.s.) huzurundan ayrılıp ordu ile birlikte hareket etti.

Ordu, komutanları Zeyd b. Harise (r.a.) ile yola çıkmıştı. Askerler, Medine’den ayrılırken Abdullah b. Revâha (r.a.) onlardan geri kalmıştı. O’nun son bir arzusu daha vardı. Allah Resûlü’nden (s.a.s.) bir türlü ayrılmak istemiyordu. Ama O’nun verdiği emri yerine getirecekti. Bu sırada kendisini gören Peygamberimiz (s.a.s.), “Neden arkadaşlarından geri kaldın?” diye sordu. Hz. Abdullah, ‘‘Sizinle birlikte Cumayı kılmak için” diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.s.), “Bir sabah vakti veya akşam vaktinde Allah yolunda yürümen, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır” buyurdular. (Kandehlevî, 2: 53-54)
Abdullah b. Revaha asker arasında Mu’te’ye doğru yol alırken Zeyd b. Erkâm (r.a.) isimli bir genci de bindiği atın terkisine almıştı. Yetim bir çocuk iken yıllarca Hz. Zeyd b. Erkam’ı yanında büyüten Abdullah b. Revâha (r.a.), delikanlılık çağında O’nu da Mute seferine götürüyordu. Hz. Zeyd, “Savaş gecesi Hz. Abdullah sabaha kadar şiirler okumuşlardı.” diyerek O’nun, Allah yolunda mücahededen duyduğu memnuniyeti dile getirmişti. Nihâyet, düşmanla karşılaşıldığında, Abdullah b. Revaha (r.a.), devesinin yanından ayrılırken;

Günlerce taşıdın beni savaş meydanına,
Bundan böyle, başka teklifim olur mu sana?
Ayrıldı yollarımız; şimdi bir tek niyazım kaldı Rabbime:
Rızası yolunda ulaştırsın beni makam-ı şehâdete.
Dönsün kardeşlerim, beni yalnız gömüp Şam ülkesine,
Artık ben düşünmüyorum dönmeyi hâne-i iyâlime.
Azrum, sadece ulaşmaktır makam-ı şehâdete;
Arkamda kalsın neyim varsa, servet, ev ve bahçe.
(İ. Hacer, 2: 307)
anlamında bir şiir söyledi.

Sahabe ordusu, Bizans topraklarına girdiğinde Herakliyus komutasında yüz bin kişilik bir düşmanla karşılaştı. Kendilerinin üç bin kişi olduklarını hatırlayarak bu kadar kalabalık bir ordu ile hemen savaşa girmeyip Peygamberimiz’e (s.a.s.) bir mektup yazarak durumu arz etmeyi düşündüler. Bu sırada Abdullah b. Revaha, “Kardeşlerim! Şu anda sizin hoşunuza gitmeyen husus, sizin arzuladığınız şehidliktir. Sizler şehid olmak için yola çıkmamış mıydınız? Biz, ne sayı çokluğu ne de silahlarımızla savaşıyoruz. Biz, sadece Allah’ın bize lûtfettiği İslâm dini gayretiyle savaşıyoruz. Haydi düşmana doğru ilerleyin! Allah sizlere iki güzellikten birini verecektir: ya gazilik, ya da şehidlik.!” deyince arkadaşları, “Vallahi söyledikleri doğrudur!” dediler ve düşmanın üzerine doğru ilerlemeye devam ettiler. (Kandehlevî, 2: 115)

Allah Resûlü’nün (s.a.s.) sahabileri kendilerinden otuz üç misli fazla düşman ile vuruşmaktan çekinmeyerek savaşa başladılar. Efendimiz’in (s.a.s.) yıllarca yanında hizmetini görmüş, sonunda komutanlık payesine ulaşmış Hz. Zeyd b. Harise, bir elinde Peygamberimiz’in (s.a.s.) sancağı diğer elinde kılıç düşman üzerine yürümüştü. O kadar vuruştu ki, aldığı onlarca yara ile şehid olarak yere düşerken sancağı ve komutanlığı Hz. Ali’nin kardeşi Hz. Ca’fer b. Ebî Talib aldı. Bu sırada atından indi ve:

Ne güzeldir Cennet! Ne hoştur ona yaklaşmak;
Ne saadettir, soğuk sularından içip kanmak!

anlamında şiir söyleyerek düşmanın içine daldı. Düşmanın mızrakları ile vücudu delik deşik oluncaya kadar savaşıp şehid oldu (Ebu Nuaym, 1:118). Allah Resûlü’nün (s.a.s.) talimatları doğrultusunda komutanlık sırası Abdullah b. Revâha’ya (r.a.) gelmişti. O da, sancağı alıp atını düşmana doğru yöneltti ve biraz durakladıktan sonra, kendi nefsine hitaben:

Allah’a yemin ederim, attan ya inecek veya indirileceksin.
Hele niye duruyorsun, ayağına gelmişken cennetin?
Ey nefis, vuruşup öldürülmezsen de ölüm seni bulacak.
Bir değirmendir ölüm, bir gün seni de alıp öğütecek.
Neyi arzuladıysan dünyada, bunlar hep sana verildi.
Doğru yolda ilerlersin, eğer istersen arkadaşların gibi şehâdeti.
(İ. Hacer, 1:239)

anlamında bir şiir söyledikten sonra atından indi. Bu sırada, kendisiyle karşılaşan amcasının oğlu, “Bir kaç gündür açsın! Şu eti ye de biraz kuvvet kazan” diyerek bir parça yiyecek vermişti. O da, eti yemeğe başlamıştı. Tam bu sarada savaşın yeniden şiddetlendiğini gören Abdullah b. Revaha (r.a..), hiç vakit kaybetmeden, “Sen dünya ile meşgul oluyorsun?” deyip elindeki eti atarak yalın kılıç düşman saflarına daldı. Bir elinde sancak olduğu hâlde askerlerinin başında düşmana kılıç sallıyordu. Gözünü budaktan sakınmadan, düşman içinde bir müddet dövüşmeye devam etti; nihâyet, almış olduğu mızrak yaraları ile o da şehid oldu (Ebu Nuaym, 1:120).

Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’de bazı sahâbîleri arasında Mû’te’de cereyan eden hâdiseyi aynen anlatıyordu. İşte bayrağı Zeyd b. Harise (r.a.) aldı, atını sürdü âdetâ budadılar ve düştü, şehit oldu.. işte şimdi sancağı Ca’fer b. Ebî Talib (r.a.) aldı, işte O’nu da şehid ettiler.. işte Abdullah b. Revâha (r.a.) aldı ve o da şehid oldu. Ve şimdi de Allah (c.c.) kılıçlarından bir kılıç aldı ve Müslümanlara zafer verdi.” (Buharî, Cenâiz 4) buyurdular. Abdullah b. Revâha’nın (r.a.) da şehid olmasından sonra o âna kadar değişik yiğitlerin göğsünde taşınan sancak, sonunda gelip Halid’e ulaştı. O gün Halid’in elinde tam 9 kılıç kırılmıştı. Halid (r.a.), bir taraftan savaşırken, diğer yandan da, bir kısım ustaca manevralarla,daha fazla zayiat vermeden savaşı kazanmayı başarmıştı. Müslümanların gösterdikleri bu cesaret karşısında Bizans’ın gözü korkmuştu. Yüz bin kişilik orduya karşı üç bin kişi ile savaşan Müslümanlar sadece 12 şehid vermişlerdi. Sahabilerin Mu’te savaşındaki bu başarılarıyla İslâm, Bizans topraklarından içeri girmeye başlamıştı. (Gülen, 2:265)

Son Söz

Güçlü bir şair olan Abdullah b. Revaha, (r.a.), devrindeki şairler içinde özel bir yere sahip olduğu bir sırada Kur’ân karşısında eğilme şerefine ermiş bir sahabidir. Akabe’de İslâm’a girer girmez Efendimiz’e (s.a.s.) biat ederek, tebliğ davasına sahip çıkacağını ortaya koyan Abdullah b. Revaha (r.a.), hayatı boyunca verdiği bu söze sadık kalmıştır. O, zaman zaman söylediği şiirlerle Allah Resûlü’ne (s.a.s.) muhabbetini arz ederken, müşrik şairlere de verdiği cevaplarla hakkı müdafaa etmiştir. İslâm’ın nurunu söndürmeye çalışanlara karşı savaş meydanlarında verilen mücadelelerde de samimiyetini ortaya koyan Abdullah b. Revaha (r.a.), bu yolda Mute’de şehid olurken, taşıdığı sancağı kendinden sonrakilere teslim etmiştir. Yüce Allah (c.c.), bizi bu şerefli sahabînin şefaatine nail eylesin (Âmin).

 

Bu yazı Yeni Ümit Dergisi'nde yayınlanmıştır.



Kaynaklar
- Gülen, Fethullah, Sonsuz Nur.
- İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, Nşr: Daru’l-Fikr.
- İbn Hacer, el-İsabe fî Temyîzi’s-Sahabe.
- el-İsbehani, Ebu Nuaym, Delailü’n-Nübüvve, Thk: Muhammed Revvas Kalaci - Abdulberr Abbas.
- Kandehlevi, Muhammed Yusuf, Hayatu’s-Sahabe, Neşr:Daru’r-Reyyân, Kahire, 1978.
- Kutup, Seyyid, Fî Zilâli’l-Kur’ân.
- Münziri, et-Terğîb ve’t-Terhîb, Nşr: Mektebe Pamuk.
- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili.
- Zehebi, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, Müessesetü’r-Risale.

 

 

Okunma: 300
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

 ListeNur.de - islami siteler listesi