Tasavvuf, Tarikat ve CemaatAli BULAÇ İslâm toplumlarında ve Osmanlı’da kendi başına özerk bir sivil toplumun olmadığını öne sürenler, her şeyin, bu arada tasavvuf ve tarikatların da devletin denetiminde olduğunu, kurumlaşmış tasavvuf olan tarikat, ahi teşkilatları ve vakıfların tarih içinde toplumun aleyhinde devlete paralel faaliyetler içinde bulunduğunu iddia ederler. Bundan hareketle modern zamanlarda Türkiye’de "sivil toplum"un kurulmasının mümkün olmadığı sonucu çıkar. Türkiye’de sivil toplumu "dinî ve tarihî" nedenlerle kurmak mümkün olmadığı gibi, mevcut dinî cemaat ve tarikatları da birer "sivil kuruluş" olarak görmek mümkün değildir.
Bu iddiayı güvenilir tarihi belgelerle teyid etmek mümkün değildir; çünkü geçmişte yöneticiler ve devlet adamları (padişahlar) bir tarikata mensup olmuş olsa bile, yöneticinin resmi bir otorite sıfatıyla ve aslî bir görevmiş gibi tasavvufa yukarıdan herhangi bir vazife yüklediğine dair elimizde bir kayıt yok. Esasında sosyal olayların tabiatı gereği, emirle ne ilim yapılır, ne de milyonlarca insanın tarih içinde ilgisi belli bir noktada teksif edilebilir. Tabiî ki tasavvufun resmî toplumlarla, siyasî iktidarlarla belli mesafeden ilişkileri olmuştur. Ama tasavvufu ve diğer sosyal ve iktisadî kurumları var kılan asıl faktör devletlerin veya resmî otoritelerin arzu ve direktifleri değildir.
Bir başka husus gelenekte devlet otoritesiyle sıkı fıkı ilişkisi olan ulema ve meşayihe makbul gözle bakılmamıştır; hatta denmiştir ki, "Sultanların sarayından, zenginlerin sofrasından uzak durun" veya "Âlimin iyisi sultanın ayağına geldiği, kötüsü sultanın ayağına gittiği kimsedir." Eğer tarikatları devletle olan ilişkileri dolayısıyla "birer sivil toplum kuruluşu" kabul etmemek genel bir kural ise, tarihteki bu ilişkinin hiyerarşik, yukarıdan gelen ve bizzarure otoriter bir ilişki olmadığı açıktır. Bu durumda tasavvufun her zaman kendine özgü ve nisbeten özerk bir alana sahip olduğunu, hatta manevî hiyerarşik düzen açısından tarikat şeyhlerinin daima yönetici zümrelerinden üstün tutulduğunu söylemek mümkün.
Esasında bir toplumsal fenomen ve kuruluşun "sivil" vasfını alması için illâ da devlete karşı olması gerekmez. Teorik alt yapısı, etkinlik alanı ve nihai amaçları bakımından "devletin dışında" olması yeterli sebeptir. Ki zaten tasavvufu ortaya çıkaran olgu, tamamen sivil düzeyde insanların kendi varoluşsal anlam haritalarını yine kendi tercihleriyle çizmeye çalışmasından ve hatta "zühd ve takva" olarak teşekkül ettiği ilk dönemlerde tasavvufun resmi toplumun ahlakî yozlaşmasına karşı mevcut durumdan kopma olarak formüle edilmiştir. Bu bile tarihsel olarak tasavvufun güçlü ve sahici bir zemine sahip olduğunu göstermeye yeter.
Hayatın kimi zaman normal, kimi zaman altüstlerle geçen süreçleri çıkış noktaları arar ve bulurlar. İnsan ürünü olan her şey bir parça ihtiyaçtan doğuyor. Tasavvuf da yukarıda işaret ettiğimiz tarihsel çerçeve içinde Müslümanların büyük bir ihtiyacını karşılamış ve bir ihtiyacı karşılaması dolayısıyla bugüne kadar etkisini devam ettirebilmiştir.
Tasavvuf başlangıçta, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in sade ve dikkatleri iç dünyanın güzelliklerine çeken hayatından saptığı kabul edilen Emeviler’in israf, debdebe ve baskı politikalarına karşı kimi Müslümanların Sünnet’e göre yaşamaya çalışması ve buna dayalı belli yaşama şekillerini geliştirmeleri sonucunda vücud bulmuştur. İlk dönem tasavvufun en bariz vasfı zühd ve takvayı ön plâna çıkarır ve "kal" yerine "hâl"e, yani amele ve pratiğe dayanır. Bu dönemin tasavvufu, belli bir zihinsel disiplinden çok, irfan ve hikmetin amellerde kendini göstermesine dönük pratik bir tecrübedir. İlk dönem tasavvufunun bariz karakteri resmî toplumdan kopmayı öne çıkarması; şu veya bu düzeyde devletle arasında mesafe koyan insanların gerek bireysel gerekse küçük gruplar şeklinde kendi iç dünyalarına çekilmesi olarak öne çıkar.
Âlim ve sufilerin prensip olarak siyasî iktidar ve yönetimlere karşı belli bir mesafede durmaları, kirlenmiş olduğuna inandıkları bir dünyadan uzak durma yanında, temsil ettikleri fikri formasyonun referans olma özelliğini koruma amacını da güder. Mamafih, tasavvufun tarihte siyasî ve kültürel yabancılaşma gibi bir şizofreniye karşı en etkili roller oynadığını da gözden uzak tutmamak lâzım. Aynı tarikata bir ayakkabıcı veya bir demir ustası ile bir padişahın veya vezirin mürid olması başka kültür havzalarında hemen hemen rastlanamaz bir örnektir. Benzer şekilde tasavvuf avam ile havassın şiir, edebiyat ve başka sanat alanlarında da referans birliğinin korunmasını sağlamıştır. Sınıfların olmadığı bir toplumda sanat ve edebiyatta gözlenen ifade farkı "yalın" olanla "sofistike olan" arasındaki biçim farkıdır. Bu açıdan Dadaloğlu ile Baki arasında, aralarında su geçmez iki ayrı dünya görüşü yoktur, tam aksine aynı âlem tasavvuru ve dünya algısı konularında ifade farkından söz etmek mümkün.
Tasavvufun son tahlilde özü irfan ve hikmettir. Bunun felsefî bir boyut kazanmasının, belli bir sistem ve zihnî disiplin içinde çeşitli ekoller şeklinde formüle edilmesinin tarihi Muhyiddin İbn Arabî’yle başlar. İbn Arabî tarihte çok az zihne nasib olan yüksek bir kavrayışa sahip bir zattı; tasavvuf onunla belirgin olarak felsefi bir mahiyet kazandı; ancak bu felsefî kavrayış, kelâm ve Messai felsefe için ayrılan özel ve sınırlı dolaşım alanında olduğu gibi Havass diyebileceğimiz sınırlı bir çevre için geçerliydi. Asıl geniş halk kitleleri (Avam), yine ilk dönem sufileri, abidleri gibi tasavvufu ve tarikat hayatını zühd ve takva olarak algılanmaya devam ettiler; onları eğiten ve irşad eden şeyhleri de bu insanlardan ancak hayatlarında gerekli olabilecek şeyleri yapmalarını istediler.
Tasavvufun felsefe olan ilişki görünürde ve bazı durumlarda argümanlar seviyesinden ibarettir. İkisi arasındaki fark sanıldığının aksine çok daha derinlere iner. Bu açıdan felsefe hiçbir zaman tasavvuf kadar üst düzeyde ucu açık bir tefekkür ve bilgilenme formuna ulaşamaz. Çünkü tasavvuf evrensel ve ebedî olandan bu dünyanın objektif alanına ve oradan insanın derunî dünyasına irfan ve hikmet mecrasını takip ederek süren bir yolculuktur. Varlığın duyumsal dünyanın çok daha üst, merkezi ve müteâl boyutlarına bağlar. Felsefe ise, salt aklî bir etkinlik olarak objeler dünyasından, aklın imkânlarından hareket eder ve eğer İslâm meşşailerinde ve işrakilerinde olduğu gibi hikmet-i Maşrikiyye türünden referansları yoksa, kapalı bir sistem olarak başladığı noktaya döner. Bu da akıl için fasit bir daire içinde dönüp dolaşmaktan başka bir şey değil. Filozof sadece bilir, Sufi bilme etkinliğini görmezlikten ve tümden ihmâl etmeden görür ve yaşar.
Tasavvuf ve Tarikat
Tasavvufun tam olarak "tarikat" adı altında kurumlaşması Selçuklularla başlar, gelişir ve Osmanlı’da deyim yerindeyse zirveye ulaşır. Tarikatların Osmanlı sosyal, siyasi, iktisadi ve kültürel hayatında ne büyük bir rol oynadığı hâlâ yeterince araştırılmış ve anlaşılabilmiş değil. Benzer şekilde tasavvuf tarikatlarına bağlı şeyh ve müridlerin Anadolu ve Balkanlar’ın Müslümanlaşmasında belirleyici bir rol oynadığını ayrıca hatırlatmak gerekir. Endonezya, Malezya ve Afrika’nın iç bölgelerine de İslâmi tebliğ ve yayılmanın en güçlü aktörleri sufiler olmuştur.
Eğer bu toplumun tarihsel geleneğinde ve hatta aktüel dokusunda sivil bir damar aranacaksa, tarikat ve tasavvufun farklı boyutları ve fonksiyonları konusunda da farklı bir telakkiye sahip olmak gerekir. Yukarıda değindiğimiz temel noktalar dışında tarikatların devletle olan ilişki biçimleri, onları, toplumsal olarak gördükleri çok yönlü fonksiyonları dolayısıyla birer "sivil kurum" olmaktan çıkarmaz. Tam aksine nihilizme ve anarşizme olduğu kadar, siyasî otoriteye tam teslimiyet düşüncesine de karşı olan bu kurumların bugün için de ufuk açıcı özellikleri var.
Tarikat ve tasavvufun geçmişte kalan arkaik yapılar olduğunu (Zülfü Livaneli, Sabah, 10 Şubat 2001) söyleyenler, tıpkı dinin de geçmişte bugün tarikatlar, geleneksel formlarından hayli farklı bir forma bürünmüş bulunuyorlar; ama onları var kılan tasavvuf etkisini hissettirmeye devam ediyor. Doğru bir perspektiften bakıldığı zaman görülür ki, tasavvuf dini "batınî fıkıh" demesi çok yerindedir. Bu yönüyle de tabiî ki tasavvuf Müslümanların malı ve mirasıdır.
"Batınî fıkıh" olarak formüle edilen tanımsal çerçeveyi ciddiye almak gerekir. Tarihte Müslüman tekil birey ve cemaatin dinin amir hükümlerine göre pratik hayatını düzenleyen cephesi Fıkha ait olmuştur. İnsan zihninin çeşitli sorunlarını belli bir disiplin ve kurallar manzumesi dahilinde Kelâm çözmeye çalışmıştır. Şu halde tamamen kategorikleştirmeden şu denebilir ki, insanın üç önemli boyutundan biri olan aktif-sosyal hayatıyla Fıkıh, zihin dünyasıyla Kelâm ve iç boyutuyla da Tasavvuf ilgilenmektedir. Batınî fıkıh tanımından çıkan bir sonuç da, tasavvufun tıpkı fıkıh gibi Kur’an’ı ve Sünnet’i bağlayıcı referans olarak alma mecburiyetinde olmasıdır. Güvenilir sufi otoriteler, açıkça "Şeriat"e ters düşen bir adamı uçuyor hâlde görseniz bile, ona hiç bir şekilde itibar etmeyin" demişlerdir.
Eğer modern dünyada insan, ruhunu tümüyle kaybederse tasavvuf da önemini kaybedecektir.
Tasavvuf tabiî ki zühd ve takvayı; nefsi denetim altına almayı öğütlüyor ve belli bir disiplin içinde insanı eğitiyor. "Bir lokma bir hırka", sufinin dünyaya değer vermezliğini sembolize eden güzel bir deyiştir. Ama sahiden ve bütün hayatı boyunca insanın ve genelde bütün toplumun sadece bir lokma ve bir hırka ile yaşaması talep edilemez. Belki bunu en iyi İncil’de geçen Hz. İsa’nın şu sözü ifade etmektedir: "İnsan sadece ekmekle yaşamaz, fakat Allah’ın kelâmıyla yaşar."
Tasavvuf en başta kanaatkâr olmayı, başkalarıyla paylaşmayı ve Kur’an’ın işaret ettiği "tekasür"le uğraşmaktan, masivadan uzakta kalmayı öğütlemektedir. Masiva, boğucu ayrıntı ve yönün kaybolduğu çokluktur. Ayrıntıdan bütüne, çokluktan birliğe doğru yönelmemiş bir zihin, tasavvufun amacı olan kemal kavramının mahiyeti hakkında da herhangi bir fikre sahip olamaz. O hâlde ruhî tecrübe kadar zihinsel formasyon da önemlidir. Kişinin en önemli ilgisi Allah’la olacak, ama Allah’la beraber olurken halkın içinde yaşayacak ve gündelik sorumluluklarını yerine getirmeye çalışacak.
Tasavvufta çok önemli bir kavram olan "Masiva"yı dünyanın tümüyle reddi şeklinde değil, dünya hayatını yaşarken Allah'tan başka hiçbir şeye bizim kalbimizi işgal ve istila etmesine fırsat verilmemesi, böyle bir tehlikeye karşı teyakkuz hali içinde yaşama bilinci şeklinde anlamak lazım. İnsanın giderek bencil, duyarsız, anlamdan ve amaçtan yoksun olarak yaşadığı bir dünyada, yani sahiden masivanın Allah'ın yerine geçtiği bir zamanda, tasavvufa olan ihtiyaç, su ve hava kadar hayatidir, iktidar hırsı ve açgözlülük bütün toplumsal çatışmaları tahrik eden ve sürekli kılan en önemli faktördür. Elbette dünyaya küsülmez, dünya hayatı yerilmez; ama yaratılışımızın ve varoluşumuzun merkezi noktasında dünyaya duyduğumuz sevginin, tutku-nun (Hubbu'l- hayat ed dünya) yerleşmesine de izin verilmez. Maddi tabiatın bütünü olarak dünya ile, kişisel ömrümüzün geçtiği dünya hayatı kötü değildir; farkında olunması gereken kötülük, eşyanın hatmi hakikatin bir tezahürü olduğunu unutmak ve dünya hayatını tek bir hayatmış gibi yüceltmektir.
Tasavvuf diliyle ifade etmek gerekirse, ne Doğu dinlerinde olduğu gibi "nefsi tamamen öldürmek" doğrudur, ne de modern Batı kültürünün öngördüğü gibi "nefsi kışkırtmak" ve her dediğine baş üstüne demek doğrudur. Doğru olan İslam'ın "Nefsini dizginle" demesidir. Tasavvuf bir yandan insanın "Kendini ve Rabbini tanıması", diğer yandan iradesi ve cehdiyle "kendi nefsi üzerinde denetim kurması"dır.
Tarikat ve Cemaat
Tarikat ve tasavvuf tarihî ve kültürel gerçekliklerdir. Bilim tarihimiz ve bugünkü toplum gerçeğimiz eğer yakından ve doğru olarak anlaşılacaksa, bu iki kavramın dominant değer ve etkileri görmezlikten gelinemez.
Birey ve toplum hayatında dinin çok çeşitli tezahürleri var. Dinin tek boyutta ve sadece insanın özel ve manevî hayatında -salt vicdanı bir mesele olarak- belli bir etkiye sahip olup toplumsal ve kamusal hiçbir etkiye sahip olmaması gerektiği düşüncesi, modernlik sonrası telâkkinin dinle ilgili yanlış ve eksik bir ürünüdür. Zaman zaman bu düşünce bir algı sorunu olmaktan çıkar, saldırgan ve tahripkâr bir iktidar gücüne dönüşür.
Bu anlamda tasavvuf, dinin sadece manevî hayatta değil, bunun yanında ferdî ve beşerî/sosyal hayatta da tezahür etmesidir. İnsanlar dinî hayatlarını yaşamaya çalışırken, sadece soyut inançlarla yetinmezler; bunun zaman içinde kültürünü, kurumlarını geliştirirler; dinin çok yönlü versiyonlarını vücuda getirirler. Ete kemiğe bürünememiş bir inanç veya düşüncenin yaşama ve kendini kalıcı kılma şansı yoktur. Nihayetinde din insanlar için ve insanların uhrevî hayatları yanında dünyevî hayatları için vardır ve insanlar hayatın çok değişik biçimlerinde dinlerinin ana referanslarına ve onlardan talep ettiği şeye göre yaşamak, dolayısıyla Allah'ın rızasını kazanmak isterler. Gerektiği gibi dünya hayatı düzenlenip yaşanmadıkça ahirette vaadedilen ebedî kurtuluş (felâh) da mümkün değildir. Dünya ve ahiret arasında mutlak bir karşıtlık olmadığı gibi, din ve dünya arasında da yoktur.
Toplumsal deneyimlerin açıkça teyid ettiği üzere, dün olduğu gibi, bugün de tarikat ve tasavvufa veya daha genel bir ifade ile geniş cemaat hayatına büyük bir ihtiyaç var. Çünkü büyük şehir hayatında insanların cemaat hayatı yaşaması, orta küme bir kimlik şemsiyesi altında toplanması ancak bu sayede ve halen etkileri süren tarihsel kurumlar aracılığıyla mümkün olabilmektedir. Nitekim tarikat ve cemaat yapıları sosyal göç sonucunda sanki bir avuç toprağın zerrecikleri gibi dört bir yana savrulan insanları bir araya getiriyor, mekanda yönünü şaşırmış insan kitlelerine istikamet kazandırıyor, bir sosyal çevreye ait kılıyor; kısaca toplumu harmanlıyorlar. Sosyal göçün önümüze çıkardığı en önemli sorunlardan biri, modern kent bağlamındaki yeni tür toplumsallaşma sürecidir. Elbette modem cemaat yapıları ile silsilelerinde birer halka olan geçmiş tarikat yapıları arasında çok büyük farklılıklar var; ancak yine de geleneğin önemli unsurları bu modern ve iradi cemaat yapılarında belirgin bir rol oynamıştır. Modern formatları içinde tarikat ve cemaatları ortaya çıkaran modern kentin zorlayıcı etkileri, teşekkül etmelerinde rol oynayan ise köklü gelenektir.
Denebilir ki, eğer tasavvufun tarikat dolayımında bize sunduğu cemaat olma ve cemaatleşme imkânları olmasaydı, Türkiye çok daha karmaşık ve sorunlu olurdu. Batılı ülkelere göre suç oranlarının bu düşük seviyede olmasını, en güçlü örgütler aracılığıyla sürdürülen terör hareketlerinin marjinal seviyede kalmasını dahi biz cemaat terbiyesine, cemaat ahlâkına, cemaatin kendi mensubuna sunduğu anlam haritasına, kısaca cemaat hayatına borçluyuz,
Ayrıca belirtmeye gerek yok ki, bütün cemaat yapılarını doğrudan tasavvufa ve tasavvufî tarikat yapılarına ya da siyasî amaçlı örgütlere indirgemek mümkün değildir. Nitekim öyle büyük, organize olmuş ve çok yönlü etkinlik gösteren cemaatler var ki, ne bu cemaat yapılarına tarikat denebilir, ne de liderlerine tarikat şeyhi sıfatı verilebilir. Esasında bu anlamda şu veya bu tanımlama çok önemli değildir. Önemli olan her şeyin bir altüst hâli içinde olduğu, bireyin devasa metropollerde atomize olup aidiyet duygusunu kaybetmekle karşı karşıya bulunduğu bir durumda -ki tam da 'modern durum' budur- meşruiyetini manevî bağlılık ve ahlakî sorumluluk temelinden alan cemaatlerin toplumu harmanlayıp insanları toplamaları ve toparlayabilme başarısını gösterebilmeleridir.
Bireyi modern ve merkezi iktidar yapılarına karşı korunaklı kılan araç ve alanların olmaması, Batılı demokrasilerin en önemli zaaf noktasını teşkil eder. Modern durumda ortaya çıkan cemaat yapıları, bize birey ile merkezi iktidar arasında geniş bir "sivil alan"a işaret etmektedir. Bireyin ve ailenin "Özel Alan"ı yanında daha alt küme kimliklerin ifadesi olan "Sivil Alan"ın doğru tanımlanıp düzenlenmesi durumunda hem "Siyasal Alan" tabiî ve demokratik sınırlarına çekilecek, hem de demokrasilerin kültürel ve toplumsal çoğulculuk sorunlarının toplandığı yeni "kamusallık" ve "Kamusal Alan"a yeni bir anlam ve fonksiyon yüklenebilecektir.
|