Önce insan, sonra Müslüman'ız!Ahmet Kurucan, Zaman, 16.12.2006 Farklı iki dine, iki kültüre, iki etnik kökene mensup üst düzey iki temsilcinin benim de şahidi olduğum kısa süreli beraberliğinden söz edeceğim bu yazımda.
Biliyorum, bu giriş cümlesini okuyanlardan bazıları; 'yine mi diyalog?' diyecek ve tüyleri belki de diken diken olacak. Ama bazılarının da 'acaba yine ne türlü bir mesafe alındı?' diye merak ettiklerine eminim. Önce giriş sadedinde bir-iki hususa temas etmek gerektiğine inanıyorum. Dünyamız 70'li yıllardan beri modernizm, post-modernizm ve küreselleşme devirlerini yaşıyor. Bu devirlerin birbirinin ardı sıra ya da iç içe yaşanması toplumlara göre değişiyor. Bu değişkenlikte ekonomik kalkınmışlıktan kültürel kabullere, dinin toplum içindeki yerinden coğrafi özelliklere kadar birçok unsurun rol oynadığı herkesin malumu. Söz konusu süreçlerin en önemli neticelerinden biri, hiç şüphesiz dünkü düşmanların bugün iç içe yaşamalarıdır. Şöyle düşünelim; Müslüman-Hıristiyan dünyasının tarih boyunca yaptığı savaşlar nerede, 25 milyon nüfusu ile Avrupa'da, 9 milyon nüfusu ile ABD'de süregelen Müslüman-Hıristiyan işbirliği, mesai arkadaşlığı, komşuluğu, vatandaşlığı, seçme-seçilme hakkı kısaca birlikte yaşama nerede! Mecburiyetin inkar edilemez, önünde durulamaz, engellenemez gücü diyebilirsiniz siz bu beraberliğe. Bir vakıa ve fiili durum olarak kabul ettiğimiz, etmek zorunda kaldığımız, işte bu beraberliğin 'farkında' olmak, bugün ve yarınlarımız adına çok önemlidir. Ötekileştirdiğimiz insanların vebali Kendi iradelerimizle ötekileştirdiğimiz insanlar, toplumlar, kültürler, dinler var bugün yeryüzünde. Asırlık önyargıların tesiri ile yapıyoruz biz bu işlemi insanoğlu olarak. Bu önyargıların belki de bir nesil sürecek bir çaba ve gayretle kırılması, marjinal gruplar kabul etmese de bugün dünya coğrafyasında hayatını sürdüren hemen her insanın, insanlık vazifesi ve vecibesidir. Ötekileştirdiğimiz insanları, kendilerinden dinlemek, onları empati yaparak anlamaya çalışmak, anahtar rol oynayan uygulamalardır bu süreçte. Resmiyetin soğuk duvarları, protokolün aşılmaz kaideleri, toplantılar, yazılı metinden yapılan konuşmalar, heyetler halinde tribünlere gönderilen zoraki gülüşmeler eşliğindeki görüşmeler, imza törenleri ile bunun hayata geçirilmesi alabildiğine zor. Bu ancak din, dil, ırk, cins her türlü ayırıcı özelliğin perde arkasına itilip, insani özelliklerin ön plana çıkartılması ile olacak bir şeydir. Diyalog kavramından anlaşılması gerekli olan mana da zaten budur. Diyalog sürecinin kazananı-kaybedeni yok; herkes kazanıyor. Galibi-mağlubu yok; herkes galip. Çünkü ötekileşmiş/ötekileştirilmiş ötekini, bizzat kendisinden dinlemek ve tanımak imkanına kavuşuyorsunuz. Böylece muhatabınız 'bilinmeyen öteki' olmaktan 'bilinen öteki' olma makamına çıkıyor. Ayrıca, David Bohm'un "On Dialogue" kitabında dediği gibi, bu süreçte tarafların kendi değerlerinin doğruluğundan emin olduktan sonra karşısındakini ikna için çaba sarf etmesine de gerek yok. Çünkü o doğru er veya geç kendi üstünlüğünü gösterecek ve insanlar onun etrafında toplanacaktır. Aksi halde yani başkasını ikna için çaba gösterilen değerlerde şüphe vardır ki; böyle ekstra bir gayrete ihtiyaç duyulmaktadır. Kaldı ki başkaları tarafından ikna edileceğim korkusu yaşayanlar, kendi değerlerinden şüphe edenlerdir. Tabii bu düşünce, onu başkaları ile birliktelikten alıkoyar. Bana göre her çeşidi ile diyaloğa taraftar olmayanların meseleye bir de bu gözden bakması gerekmektedir. Müslümanca yaşam olmadan... 'Müslümanlığın Müslümanca yaşanması', onun hal diliyle temsil edilmesi bu vetirede ayrı bir önem kazanıyor. İnandığınız, ferdî, ailevî ve belki de içtimaî hayatınıza tatbik ettiğiniz değerler, teorik anlamda ne kadar üstün, ne kadar evrensel olursa olsun, eğer bunu başkaları görmüyor, siz onlara yakın durarak o değerleri yaşayışınızla göstermiyorsanız, 'bilinen öteki' olma adına mesafe kaydetmeniz mümkün olmadığı gibi, pratiğin insanı can evinden vuran güzelliğinden de başkalarını mahrum bırakmış oluyorsunuz. Efendimiz (sas) ve ashabının gerek Mekke gerekse Medine'de yaptığı şey, teoriğin pratiğe yansıması değil midir? Tabii haliyle hayata akseden o değerler, nice taş kalplileri eritmiş, nice bağnazların teslimine vesile olmamış mıdır? Bu çerçevede size başta bahsini ettiğim üst düzey görüşmede cereyan eden iki anekdotu paylaşmak istiyorum; ama yorumsuz olarak. Malum anekdot, büyük bir hadisenin başlı başına bütünlük gösteren parçası demektir. Yorumunu herkesin kendi ilmi ve vicdani derinliği içinde kendisinin yapmasının daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Önce aşağıdaki diyalog -isterseniz muhavere diyelim- başka bir dine ve kültüre mensup üst düzey bir yetkili ile dünya çapında eğitim-öğretim, diyalog ve ticari faaliyetlere öncülük yapan ve bunlarla tüm insanlığa hizmet sunan gönüllüler hareketinin bir ferdi arasında geçiyor. "İncil'de Hz. İbrahim'in misyonu şöyle anlatılır: "İnsanlığa rahmet ol!" Ben dünya üzerinde bazı yerlerde sizlerin hayata geçirdiğiniz eğitim ve diyalog kurumlarını gördüm. Çalışmalarınıza şahit oldum. Anladım ki bugün sizler, ortak atamız olan Hz. İbrahim'in bu misyonunu temsil ediyorsunuz. İnsanlığa rahmet misyonunun temsilcileri, sizlersiniz." "Estağfirullah! Öyle bir şey yok. Biz yapabiliyorsak, sadece vazifemizi yapıyoruz." "Bu kadar mütevazı olmak zorunda değilsiniz ve olmamalısınız. Çünkü bu işlerin yerine getirilebilmesi için bu kadar insanı etrafına toplayacak bir mıknatısa ihtiyaç var. Mıknatıs kendini inkar etmemeli, yoksa parçalar dağılır." Mıknatıs şahıs veya şahıslar değil, bizim etrafında toplandığımız hakikatin ta kendisidir. İkincisi, en az bu anekdot kadar, belki de daha fazla etki ve iz bırakacak çarpıcılıkta: Türk insanı olarak sizler, tarih boyunca hep mazlum ve mağdura sahip çıktınız. Soykırıma uğrayan, zulme maruz kalan, tabii afetlerden zarar gören herkese ve her kesime, Müslüman olup-olmadığına bakmadan yardım elinizi uzattınız. Size teşekkür etmek istiyorum. Biz önce insan, sonra Müslüman'ız. Bahsi geçen o yardımlar bizim tabiatımızın bir parçası, insanlığımızın gereği. Bunda en büyük rol de emir ve yasakları ile bizi yönlendiren dinimiz İslam. Fakat biz bunların reklamını yapmıyoruz ve yapmayız. Ama siz medyuniyet hissiyle bunları anlatacakmışsınız, sizin bileceğiniz iş." Ve muhatap ihtimal kendisini şoke eden bu sözler ve tavırlar karşısında şöyle bitiriyor konuşmayı: "İncil'de insan sadece ekmekle yaşayamaz der. Çünkü insan maddeden müteşekkil değildir. Onun bir de ruhu var ve ruhunun da gıdaya ihtiyacı var. Siz, sözlerinizle ruhları besliyorsunuz. Allah size hikmet vermiş, sağlık da versin diye ben dua ediyorum." Başta söyledim, yorum sizlere ait.
|