Cihad Nedir? Küçük ve Büyük Cihaddan Bahsediliyor, Tarif ve İzah Eder misiniz? Cihâd, Arapça bir kelime olup, her türlü meşakkat ve zorluğa göğüs gerip, çalışmak, çabalamak ve gayret etmek gibi manâlara gelir. Ancak, bu kelime İslâm'la birlikte,"Allah yolunda kavga vermenin"adı olmuştur. Bugün cihad denince akla gelen tek manâ budur.
Daha sonra da izâh edileceği gibi, Efendimiz'e isnâd edilen bir ifâdeyle cihâd, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Fakat biz, bu taksime geçmeden evvel, bir nebze, cihâdın ehemmiyeti üzerinde durmak istiyoruz. Yeryüzünde cihâddan daha büyük bir vazife yoktur. Zaten olsaydı, Allah (cc) peygamberlerini o vazife ile vazifelendirirdi. Cenâb-ı Hakk'ın, bu vazife ile vazifelendirdiği insanlar, insanların en şereflileri ve onlara bu vazifeleri getirip intikal ettiren melekler de, meleklerin en şereflileridir. her şeyden evvel düşünülmelidir ki, Hazreti Âdem'den bu yana, Nebî olsun, Velî olsun, Allah'ın en seçkin kulları, büyük ölçüde bu seçkinliğe, kılıçların gölgesi altında ve nefis muhâsebesi sâyesinde ulaşabilmişlerdir. Cihâd, insanın kendi özüne ermesi veya insanların özlerine erdirilmesi ameliyesidir. Bir bakıma cihâd, insanın yaratılış gâyesidir. Onun içindir ki, Cenâb-ı Hakk katında cihâd çok mühimdir, çok mübeccel ve mukaddes bir değere sâhiptir. Hiçbir mazereti olmadığı halde cihâddan geri duranlarla, durmadan cihâd eden ve ömrünü bu uğurda bitiren insanlar arasında kapatılması, başka amellerle mümkün olmayan büyük derece farkları vardır. Bu manâyı ifade eden âyette meâl olarak şöyle denilmektedir: "Müminlerden-özür sahibi olanlardan başka-oturanlar ile, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler bir olmaz. Allah, malları ve canlarıyla cihâd edenleri, derece bakımından, oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vâdetmiştir; ama mücahitleri oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır " (Nisâ, 95). Allah yolunda mücâdele eden ve davâsını anlatmayı kendine yol edinen kat'iyyen diğerleriyle aynı seviyede mütâlâa edilemez. Bunu şöyle bir misâlle basitleştirip anlatmak mümkündür. Peygamberlik, Allah tarafından bazı müstesnâ insanlara verilen bir pâye, bir meslektir. Onların işleri, Allah'ın anlatılması ve getirdikleri dinin tebliğ edilmesidir. Bu vazife, peygamberlik mesleğinin gereği ve icâbıdır. İnsanlar arasında birçok meslek dalı ve o mesleğin gerekli kıldığı bir çok vazifeler vardır. Bir berberin, bir marangozun, bir saracın veya başka bir meslek erbâbının kendilerince ufuk-nokta kabul ettikleri bir gâye ve hedefleri mevcuttur; ve bulundukları yeri de hedefe göre değerlendirmeye tâbi tutar ve öyle kıymet verirler. Aynı zamanda, teker teker bu meslekler, varmak istedikleri neticenin değerine göre bir kıymet ifade ettiği de unutulmamalıdır. yani, bir berberin neticede elde edeceği nokta neyse kıymeti o ölçüdedir. Bir terzi veya saracın da öyledir. İsterseniz meslek gruplarını daha ileri seviyeye götürebiliriz. Eğer milletvekilliği, başbakanlık hatta cumhurbaşkanlığı birer meslekse, onlar için de verdiğimiz hüküm aynen geçerlidir. Bunlar da neticede varılacak nokta ile değerlendirilirler. Şimdi, siz bir insanın her hangi bir şeye başlangıç ve netice itibâriyle durumunu düşünün. Üzerinize damladığında yıkamak mecburiyetinde kaldığınız pis bir su damlasından sonra, çürüyüp kokuşmaya mahkûm bir cesed. İnsanın mebdei ve neticesi bu değil midir? İşte, mesleği ne olursa olsun, insanların varacağı son ufuk-nokta budur. Halbuki peygamberlik mesleği hiç de öyle değildir. Onların hedeflerinde de bir ufuk ve bir ideal nokta vardır. Ancak, bu nokta diğerlerinde olduğu gibi çürüyüp kokuşan bir nokta değildir. Peygamberlik mesleğinde mukadder hedef şudur: Allah'ın tanıtılması ve insanlığın O'nu tanımakla sonsuzluğu yakalaması, dünyaya gelirken iniş kavsiyesi çizen insanın, yeniden dönüp bir arşiye çizerek Allah'a ulaşması.. şu fâni âlemde beka cilveleri göstermesi... yoktan varlığa âit renklerle oynaması ve düşünceleriyle ebediyet gamzeden bir gökkuşağı olması... öyle zafer takı gibi bir gökkuşağı ki, zafer taklarının altından bir kere geçilir ve gidilir. Ama, onlar gökkuşağından taklar gibi, saatler ve saatler geçilip gidilmeyecek şekilde insanın başının üstünde tüllenir durur. İşte insan böyle bir ebede namzet olarak gelmiştir ve insanda bu düşünce bu duygu ve mahiyetindeki bu hakikati tahakkuk ettiren de ancak nübüvvetin manâsını taşıyan ve nübüvvet vazifesini yerine getiren peygamberlerdir. Dolayısıyla peygamberlik mesleği, Allah yanında en nezih, en kudsî bir meslektir ki, Cenâb-ı Hakk, Zâtı Ulûhiyetinden sonra onların risâletine dikkat çekmiştir. İşte böyle kudsî bir mesleğin en kudsî vazifesi de cihâd dır. Mademki her meslek neticede vâracağı ve elde edeceği noktaya göre değerlendirilecek ve o mesleğe değer atfettiren husus da varacağı netice olacaktır; öyleyse bu en mukaddes mesleğin vardırmak istediği noktaya vesîle ve vasıta olan hareket tarzı da aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktır. Ve yine cihadın ehemmiyetindendir ki, cihâd için söz vermiş biat etmiş cemâatın durumu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır: "Muhakkak ki, sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhinde bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefâ gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir." (Fetih/10) Âyete nüzul sebebi olarak gösterilen hâdisenin hülasası şudur: Allah Rasulü Mekke'ye gidip Kâbe'yi tavaf edeceklerini Müslümanlara müjdelemişti. Herkes heyecan ve coşku içindeydi. Seneler vardı ki hasretten yanıp tutuşuyorlardı. Nasıl olmasın ki, bizler bile bir iki defa görmekle oraya âşık oluyor ve gidemediğimiz zamanlar da hasretten yanıp tutuşuyoruz. Çünkü orası, Nebîler Nebîsi'nin maskat-ı re'si (doğum yeri) ve yeryüzünün ilk bünyadı Kâbe'nin bulunduğu yerdir. O Kâbe ki, Nâbî'nin ifadesiyle "Metâf-ı Kudsiyân"dır. Yerden tâ sidret'ül-müntehâya kadar meleklerin ve kudsîlerin tavaf yeridir. İşte Müslümanlar da doğup büyüdükleri ve kavuşmak için yanıp tutuştukları bu beldeye gelip, kudsîlerin tavaf ettiği Kâbe'yi tavaf edip, tekrar Medîne'ye dönmeyi önü alınmaz bir iştiyakla istiyorlardı. Ancak Hudeybiye'ye vardıklarında hiç beklemedikleri bir hâdiseyle karşılaştılar. Mekke müşrikleri, Müslümanların Kâbe'yi tavaf etmelerine izin vermeyeceklerini ve eğer diretirlerse Müslümanlarla harb edeceklerini ilân ettiler. Bu beklenmedik hâdise, Müslümanlar arasında şok tesiri yaptı. Kimse duyduğuna inanmak istemiyordu. Böyle bir hareketi, İslâm'ın onuruna vurulmuş bir darbe gibi görüyorlardı. Hisler kabarmış, heyecan doruk noktaya ulaşmış ve öfke müthiş bir gerilim hâsıl etmişti. Kimse kimseyi dinlemiyor; âdetâ herkes düştüğü şokun tesiriyle ayrı bir bocalama geçiriyordu: İşte tam bu esnâda Allah Rasûlü müminleri bîata dâvet etti. Bîat denince akan sular duruyordu. Şimdi herkes sıraya girmiş Allah Rasûlü'nün elinden tutarak bîat ediyordu. Ve her sahâbî, hangi şartlarda olursa olsun ve hangi teklifle gelirse gelsin Allah Rasûlü'ne bütünüyle bağlı kalacağına söz veriyordu. İşte bu bağlılık sözü ve bu manâda Allah Rasulüne el verip yemin etme, Kur'an'da tebcîl ediliyor ve oradaki mü'minlerin bu hareketleriyle Cenâb-ı Hakka ne derece yakınlık kazandıkları dile getiriliyordu. Bu da yine cihâda verilen değerin bir başka tezahürüydü...
|