Anasayfa arrow Satır Arası arrow Sorular-Cevaplar arrow Muhtelif Sorular arrow Dünyaya Gelen Peygamberlerin Sayısı Ne Kadardır? Hepsi Erkek midir? Niçin?
E-posta

Dünyaya Gelen Peygamberlerin Sayısı Ne Kadardır? Hepsi Erkek midir? Niçin?

 

[Bu yazı Fethullah Gülen Hocaefendinin 29 Ekim 1976 tarihinde yapmış olduğu soru-cevap sohbetinden derlendi.]

Dünyanın her yerine peygamber gönderilmiştir. Peygamberlerin sayısını bilemiyoruz. Yalnız hadis kitaplarında, bir rivâyette 124 bin, diğer bir rivâyette de 224 bin peygamber gönderildiği bildirilmektedir. Hadis usulü açısından bu rivâyetlerin hepsi tenkit edilebilir. Ancak, ister 124 bin, ister 224 bin olsun, sayı mühim değildir. Mühim olan husus şudur: Allah, hiç bir devri boş bırakmamış hemen her devirde peygamber göndermiştir.

Peygamberler bir bölgeye ve belli topluluklara değil, dünyanın çeşitli ülkelerine, ayrı ayrı mıntıkalara gönderilmişlerdir. Nass-ı kat'i ile: "Hiç bir millet yoktur ki, içlerinde, onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi zuhur etmiş olmasın." (Fatır/24) buyurulmaktadır. Kurân'ın bu kat'i nassı gösteriyor ki, yeryüzünde hemen her topluluk içinde peygamber zuhur etmiştir. Bunun böyle olması kat'idir.

Başka bir ayette, Allah şöyle ferman etmiştir: "Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azap edecek değiliz." (İsra/15) Yani Allah'ın peygamber göndermedikten sonra, bir cemaati hesaba, sigâya çekmesi ve azap etmesi, Onun rahmetinin şümûlüne muvâfık değildir. Zira O: "Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görecek, kim de zerre kadar şer yaparsa onu görecektir. " (Zilzal/7,8) kat'i fermaniyle, hayrın, şerrin karşılıksız bırakılmayacağını ifâde etmektedir. Oysaki, kendilerine peygamber gönderilmemiş kimseler, hayrı şerri bilmediklerine göre, azap olacakları da söylenemez. Binâenaleyh; Allah, hayrın-şerrin hesabını soracağına göre, demek ki, herkese peygamber gönderilmiştir. Herkese Peygamber gönderen Allah (cc), bu hükmü: "Hiç bir millet yoktur ki, içlerinde onları eğri yolun encamından sakındıran bir Nebi gönderilmiş olmasın." (Fâtır/24) şeklinde ifade etmiştir.

Şu birbirine bağlı mantık silsilesi içindeki, üç kanuna dikkati çektikten sonra, şimdi esas meseleyi arz etmeye çalışayım: Yeryüzünün hemen her tarafına Allah, muhtelif devirlerde, ayrı ayrı Peygamberler göndermiştir. Bu Peygamberler, bir kısım kimselerin zannettikleri gibi, sadece Arap Yarımadası'nda da zuhur etmemiştir. Hiçbir delile dayanmadan, bütün Peygamberlerin Arap Yarımadasında zuhur ettiğini iddia etmek, Kurân'ın naslarına aykırıdır. Aslında biz, ne Arap Yarımadası'nda zuhur eden Peygamberlerin bütününü, ne de dünyanın başka yerlerinde zuhur eden Peygamberleri bilmiyoruz. İster Peygamberlerin sayısı 224 bin, ister 124 bin olsun, biz bunların içinde ancak, üçü şüpheli olmak kaydıyla, 28 tanesini bilebiliyoruz.

Evet, Kur'ân-ı Kerim'in bildirmesiyle, Hz. Adem'den Efendimize (sav) kadar ancak 28 tanesini bildiğimizi söyleyebiliriz. Bunların da, nerelerde zuhur ettiklerini göstermek mümkün değildir. Hz. Adem'in türbesinin Cidde'de olduğu kanaatı kavidir. Ancak bunların hiçbiri de sıhhatli değildir. Hz. Havva ile Hz. Adem'in Cidde'de buluştuklarına dâir rivâyetler de kuvvetli değildir. Binâenâleyh, biz, daha başta, Hz. Adem'in nerede peygamberlik yaptığını bilmiyoruz. Birazcık Hz. İbrahim'i bildiğimizi söyleyebiliriz. Evet, Bâbil ve Anadolu dolaylarında dolaşmış, Suriye'ye gitmiştir. Lût Peygamberin de, Sodom, Gomora ve Lût Gölü çevresinde vazife yaptığını zannediyoruz. Medyen'de bulunan Hz. Şuayb'ı, Mısır'da neşet eden Hz. Musa'yı tanıdığımızı söyleyebiliriz. Hz.Yahya ve Zekeriyâ'nın da Akdeniz memleketlerinde bulunduklarını kabul edebiliriz. Muhtemelen Anadolu'ya da geçmiş olabilirler... Meselâ Efes'in Hz.İsâ ve Hz. Mervem'le alâkası,bu mevzuda fikir verebilir, ama, bunların hiçbiri müdellel ve kat'i değildir.

Bu yirmisekiz Nebi'nin dışındaki peygamberlerin pek çoğunun, nerede neş'et ettiğini ise hiç bilemiyoruz. Bundan anlaşılıyor ki, bizim bu mevzuda bir hükme varabilmemiz kat'iyyen mümkün değildir. Hele bir de bu dinlerin aslı kaybolmuş, peygamberliğin izi, âsârı kalmamış ise... Bu itibarla, peygamber gelmiş midir, gelmemiş midir? Herhangi bir hükme varmamız tamamen imkânsızdır.

Meselâ; hristiyanlık ele alınacak olursa; ilk hristiyanlık anlayışına ters olarak, İznik toplantısında meseleye ayrı bir veche verildi. Tevhid anlayışı bütün bütün terkedilerek, onun yerine "ekânim-i selase" anlayışı yerleştirildi ve hristiyanlık kendi mensupları tarafından en büyük ihanete uğradı. Evet, onun, gökten inmiş kitabı, doğrudan doğruya Hz. İsa'nın arkasından gelenler tarafından tahrif edildi.. İlâhi iken, beşerileştirildi. Tevhitle gelmişken teslise alet edildi: Kimisi Peygamberlerine Allah'ın oğlu dedi ve o mübareklerden mübarek Zatın mübarek annesine de -hâşâ ve kellâûlûhiyet gerçeğinin bir parçası nazarıyla baktı. Kimisi de, Allah'ı cisimlerle birleştirdi. Cisimlere hulûl ettirdi ve sapıklığın en ürperticilerini irtikâb etti. İşte şu vesenîleştirilmiş hristiyanlık akîdesi ile, Yunanlıların Zeus ve Afrodit anlayışı arasında esas itibariyle hiçbir fark yoktur. Kitaplarını tahrif edenler de, tıpkı Yunanlılar gibi, büyüklerini ilâh kabul etti ve şirke girdiler.

İnsanlık tarihindeki bütün inhiraflar hep böyle başlamış, sonra da bu yanlışlıklar, bu tahrifler sürüp gitmiştir. Şayet Kur'â.n-ı Kerim, Hz. İsâ'nın, Allah'ın Peygamberi olduğunu, Hz. Meryem'in de çok azîze bir kadın bulunduğunu söylemeseydi; biz, Hz. Mesih'e de Hz. Meryem'e de, Zeus ve Afrodit'e baktığımız gibi bakacaktık...

Demek ki, pek çok dinler var ki, insanlar tarafından tahrip edildiğinde bunların ilâhîlik yanı da tamamen silinip gitmiştir. Onun için bugün; şu ülkeye, şu mıntıkaya, şu topluluğa bir Peygamber gitmiş midir, gitmemiş midir; kât'i hüküm vermek oldukça zordur. Kim bilir, (kât'î bir şey söylenemez ama) belki de, Konfüçyüs Nübüvvetten hissedârdı. Dinler tarihinin bu mevzudaki beyanı tatmin edici değildir. Hakkında yazılıp çizilenler de, derleme-toplama malumâttan ibârettir. Ama biz, tarihte bir Konfüçyüs, bir Buda'nın varolduklarını ve bunların birer dinlerinin bulunduğunu ve bu dinlerin çok kalabalık cemaatler içinde hüküm-fermâ olduklarını.. şu andaki hüviyetleriyle, ilâhî, fıtrî, tabii olmadıklarını, içlerinde yanlışlıkların,tahriflerin mevcut olduğunu; biliyor bundan dolayı da, sığıra tapma, kendini yakma, altı ay bir şey yemeden girip mağarada yatma gibi acayiplikleriyle bunları din olarak kabul edemiyoruz. Belki, bunlar da, birer hak kaynağa bağlı idiler; ama, daha sonra Hıristiyanlığın bozulduğu gibi bozuldular.

Eğer Müslümanlar, dinlerinin kaynaklarını hassasiyetle korumamış olsalardı, aynı akıbet Müslümanlığın da başına getirilmek istenecekti. Aslında, dünden-bugüne böyle bir gayretin yok olduğu da söylenemez. Bir taraftan kasıtlı kimseler, diğer taraftan da gâfil Müslümanlar, yakıştırma tevilleriyle aynı şeyleri yapmak istemektedirler. Meselâ; bir kişinin içki içerken, zinâ irtikâb ederken yine de, kendini bütünüyle Müslümanlığı yaşıyor gibi görmesi, amelî sahada böyle bir tahribin ifâdesidir. Hırsızlığı, kumarı, fâizi de buna kıyâs edebiliriz.

Okunma: 636
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player


 ListeNur.de - islami siteler listesi