Ben de birçokları gibi kaybolabilirdim... ABDULLAH AYMAZ, Zaman, 12/02/2007 Bir önceki yazımda senelerdir annesini arayan Kerim'in hayat hikâyesini anlatıp, Emre'nin tercümanlığı ile 35 sene sonra annesinin sesini telefondan duyduğunu söylemiştim. Telefondan sonra Emre ve eşiyle Kerim'in Roma'daki annesi uzun uzun sohbet ettiler.
Anne, "Roma'da Tunus'u ve kültürünü tanıtmak için çalışıyorum. 11 Eylül'den sonra İslamiyet'e karşı saldırılar olunca, karşı atağa geçtim. Belki beni daha da duygusal bekliyordunuz. Ama benim başımdan o kadar çok şoke edici olaylar geçti ki, artık acılar içinde pişe pişe hislerimi kontrol altına alacak duruma geldim. Buradaki evliliğimden bir kız, bir oğlan, iki çocuğum var. İşin garibi, hiç haberim yokken oğluma Kerim ismini verdim. İki tane Kerim'im var..." dedi. Kerim'i, Makdî ismini vererek bir kiliseye bıraktıktan sonra evraklarını babasına göndermesinde ise anlaşıldığı kadarıyla, güçlü bir iradenin, kendisini terk eden bir babaya şoke edici bir tavrı olsa gerekti. Yoksa böyle bir şey yapmasaydı belki baba, çocuğuna sahip çıkmayabilirdi. Kiliseden oğlunu kurtarmak için nitekim baba hemen harekete geçmiş, onu oradan derhal almıştı. Kerim telefonla konuşurken, "Anne ben seni çok aradım. Sana içimden asla bir kızgınlık duymuyorum ve asla, 'Beni niçin terk ettin?' diye sana bir şey söyleyecek de değilim." deyince, "Evladım imanlı bir insanın, Müslümanlığı bilen bir evladın zaten öyle bir tavır içine girmeyeceğini biliyorum. Ben torunlarımla beraber sizleri bekliyorum." diye karşılık verdi. Ne olursa olsun, kiliseye verilme aslında bir Müslüman için inanç açısından büyük bir riski taşımasıyla beraber bir uçtan hayırlı bir nesilden gelmenin, Kerim'i kurtardığı kanaatine de varabiliriz. Bir iki gün geçmeden Anne, Emre'yi arayıp, 50 kilometre uzaktaki ev ve işyerinden evlerine misafirliğe gelmek istediğini söyledi. Maksadı, telefonla da olsa hasretini gidermek için Emre'nin tercümanlığı ile oğluyla görüşebilmekti... Belki dört saat süren bir konuşma yaptılar. Anne, "Biz aslen Cezayirliyiz... Zenâti diye büyük bir aileden geliyoruz. Dedem Cezayir'de Fransızlarla savaşmış yiğit mücâhit... Onun babası meşhur Şeyh Muhammed... Babaannemin ismi Mün'â... Onun dedesi de Osmanlı... Cezayir'den göç etmek zorunda kalan ailem Tunus'a gelip yerleşmiş... Seninle telefonla görüştükten sonra Tunus'ta bulunan iki erkek ve iki kız kardeşime de telefon ettim. Onlara daha önceden senin durumundan bahsetmiştim. Seni bulduğumu öğrenince hıçkırıklara boğuldular ve bağırarak tekbirler getirdiler..." dedi. Kerim de hayat serencâmesini anlattıktan sonra, "Anne ben, kaybolan binlerce genç gibi kaybolup gidebilir ve sana ebedî düşman olabilirdim... Zaten bataklıklar çevresindeydim. Ama güzel insanlarla ve arkadaşlarla tanıştım elhamdülillah. Onlar bana güzellikleri, en güzeli de İslamiyet'i ve imanı anlattılar. Hayatın mânasını, kaderin hikmetlerini öğrendim... Anne-baba hakkının ne olduğunu idrâk ettim... Allah onlardan râzı olsun... Bu kardeşlerimizin rehberleri olan Hocaefendi'yi de tanıdım. Kitaplarını okudum, hayatıma güzel bir şekil vermek için gayret ettim... Seni çok aradım. Ağabeylerle beraber aradık... En sonunda Hocaefendi'den dua istedim. İnanıyorum ki, onun duasıyla seni bulabildim..." dedi... Saatler süren bu uzun konuşmadan sonra artık hasretin uzamaması kararına varıp birkaç gün için bir araya gelmeye karar verdiler. Anne, Emre'ye Hocaefendi'yi sordu. Ondan geniş bilgi aldıktan sonra eserlerini okumak istedi. Emre, Arapça "Sonsuz Nur" başta olarak, ne kadar kitabı varsa, verdi. Çünkü o, Arapça ve İtalyanca biliyor. Yanında kızını da getirmiş. O, üniversitede okumuş olduğu için İngilizce de biliyor. Ona da Fethullah Gülen Hocaefendi'nin İngilizce kitaplarından verdi... Birer kucak kitapla geç vakit evlerine döndüler.
|