Ehl-i Tasavvuf, Alemin Kıdemi Hususunda Maddiyun Filozoflarının Getirdiği Yolda Gidiyorlar. İslam Akidesiyle Telif Edebilir misiniz? [Bu yazı Fethullah Gülen Hocaefendinin 05 Kasım 1976 tarihinde yapmış olduğu soru-cevap sohbetinden derlendi.] Ehl-i tasavvuf, âlemin kıdemine kâil değildir. Hele bütünü hakkında böyle düşünmek tamamiyle hatalıdır. Mutasavvıflar i inde, âlemin kıdeminde değil de "vahdet-i vücûd" hatta biraz daha ileri götürerek "vahdet-i mevcut" faraziyelerine saplananlar olmuştur; ama bu, âlemin kıdemine kâil olma demek değildir. Zâhiren, âlemin kıdemine kâil oluyor gibi görünseler de, aslında öyle olmadığı muhakkaktır.
İlk defa mutasavvifûnu ve sofiliği anlamak lazım. Mutasavvıifûn, büyük ölçüde, tasavvufun nazariyatçılardırlar. Bu sahanın gerçek erleri olan sofiyyûn ise daha çok hal üzerinde dururlar.. ve mesleklerini dayandırdıkları bir kısım noktalar da yok değildir: Sevr mağarasında Resûl-i Ekrem'den (sav) Hz. Ebubekir'in mânen bir şeyler aldığı veya Hz. Ali ile baş başa kaldığı zaman, Hz. Ali'nin O'ndan bir şeyler aldığı kanaatı bu meslek erbabı arasında çok yaygındır. Vâkıa, kitap, sünnet, icmâ esaslarına göre hareket eden bu insanın, bu kanaatte olması zor görünse de, yolun sâlıverince bu mevzûdaki inanç tamdır. "Men lem yezuk lem ya'rif" "Tatmayan bilmez..." Günümüzde olduğu gibi, o devirde de bu mesele hakkında şüphe ve kuşkuda bulunanlar vardı. Hatta, Hz. Ali'ye soranlar da oldu: "Ya Ali, senin yanında, Resûl-ü Ekrem'den sana intikâl eden gizli bir şey var mıdır?" O, kılıcının kabzasında, diyete, âkile ve zimmîler hukûkuna âit üç husustan başka bir şey olmadığını söyledi. Bunun dışında Allah Resûlü'nden (sav), husûsi mâhiyette bir şeyler aldığına dair herhangi bir nakil bilmiyoruz... Sevr mağarasında Resûl-ü Ekrem (sav) ile Hz. Ebu Bekir arasında geçen sırlı muhâverelere gelince, o hususu da ispat etmek oldukça zor. Evet, Kur'ân ve hadisin dışında böyle gaybî bir şey varsa, yani kitaba yazılmayan, ama Sahâbe ve Tabiîn'in, Sevr mağarasındaki muhâvereye dair anlattıkları şeyler içinde, Resûl-ü Ekrem'in gizliden gizliye, Hz. Ebu Bekir'e bir şey öğrettiğine dair herhangi bir hususa rastlamadığımızı da söyleyebiliriz. Bence, böyle yapılacağına, doğrudan doğruya, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde elçisi ve beşerin en büyük mümessili olan Hz. Muhammed'in (sav) vesayası altında bulunulduğu anlatılmalı ve tekellüflere girilmemelidir. Kanaatimce bu daha samimi, daha inandırıcı olur. Resûl-ü Ekrem'in (sav) pek çok vazifeleri vardı. Bu vazifeler, devlet tesisi; Müslümanların, İslâmiyet'in bütün icaplarını rahatlıkla yerine getirme imkânlarına kavuşturulmaları; keza, Müslümanların, yeryüzünde mahkûm değil, hâkim olarak yaşayabilmeleri için, maddî-mânevî bir kısım dinamiklere sahip olmaları gibi.. pek çok şeylerle donatılmaları icap ediyordu. Bu noktada, gönül hayatının, her şey üzerinde hâkimiyet tesis etmesi çok önemliydi. Binâenaleyh, Resûl-ü Ekrem (sav), farzlardan adâba kadar, din adına ne varsa hepsini yaşıyor, yaşanmasını teşvik ediyor ve her şeyde Allah'ın isteklerini ve hoşnutluğunu arıyordu. Meselâ O'nun hayatında, her sabah 100 defa "Lâ ilâhe illallâh vahdehu lâ şerîke leh" vardı. Diğer duâ ve münacâtlar da öyle... Biz sabah akşam namazlarında sadece, O'nun okuduklarının onda birini okuyabiliyoruz. Keşke hepimiz okuyabilseydik! Demek, Resûl-ü Ekrem'in (sav) söylediği şeylerden ancak çok az bir şey yapabiliyoruz. İnşaallah, yaptıklarımızla, vazifemizi yapmış sayılırız. Gerçek sofilik ve velâyet ise, ihlâsla O'nun yaptıklarını yapmaktan geçer. Vâkıa, kulluk vazifemizi zirvede edâ etsek dahi, Hakk'a karşı şükür, Efendimiz'e karşı da minnet borcumuzu yerine getirmiş olamayız. Bir gün Ashab'dan biri gelir der ki: -"Ya Resûlallah, ben günün dörtte birini salat ü selâmla geçiriyorum" -“Güzel, daha fazla yapsan daha iyi olur" Adam yükseltir. Efendimiz "daha fazla yapsan, daha iyi olur" demeye devam eder... İşte, Resulullâh'ın (sav) bu cevabı, ibadet ü taatı, altından kalkamayacak hale getirmedikten sonra, yapabildiğin kadar yap demektir. Evet, götüreceğin kadar al! Zira; "İnne'd-dîne yüsr". Yani, din ona âit mükellefiyetleri herkesin yerine getireceği kadar kolaydır. Onu ağırlaştırıp yaşanmaz hale getiren, kendisi altında kalır-ezilir. Sonra götüremeyecek hale gelir ve mağlup olur. Mükellef, farzlârı terk edemez; müekked sünnetlerin terkinde de itab var. Sair şeylerde, arttırabildiği kadar artırabilir. Bir de bunu sonuna kadar da götürmeye azimli olursa, artık ona, Allah'a yaklaşma ve dost olma yolları açılmış demektir. İşte Resûl-ü Ekrem'in (sav) gönüllerde inkişaf hâsıl eden,bu batın tarafına "Bâtın-ı Muhammedî" diyoruz. Bu yola giren kimse -İnşaallah- hakiki mü'min, gerçek müttakî, manâsına uygun sofi ve tam manâsıyla velâyete namzet sayılır. Resûl-i Ekrem'in (sav) bu mesleği, bir iki asır sonra perdelendi: Kur'ân okunuyordu, ama gırtlaklardan aşağıya inmiyordu. Hadis okuyorlardı; ama, muktezası gönüllerde ma'kes bulmuyordu. Şunu bunu ilzâm etmek için güzel laflar söylüyorlardı; ama, sözler gönüllerin derinliğinde heyecan uyarmıyordu. Bunun için mücedditler, yani dini aslına irca etmek ve yeniden Müslümanlarda eski aşk, eski heyecanı meydana getirmek isteyen kimseler zuhûr etti. Meselâ; Ebu Hanife, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbeli bunlardan sayabiliriz. Ömer b. Abdülaziz, ondan sonra Şafiî'dir, diyenler de var. Aslında, bunlar, çeşitli sahaların mücedditleridirler. Bu büyük zâtlar kitlelerde heyecanın sönmüş ve ölmüş olduğunu görünce, buna bir çâre aradılar. Sünnete dikkati çekmek için medreseler, tekyeler kurdular. Bu müesseselere fertleri dâvet ettiler. Bunlara, seviye, idrak ve anlayışlarına göre nasihat etmeye başladılar. Bunlar, samimî, hasbi kimselerdi... Eğri-büğrü halleri ve yanları yoktu. Söyledikleri sözler, derhal cemaat arasında heyecan uyarıyordu. Onlar konuşurken âdeta mescid kandilleri dahi harekete geçiyordu. Bunlar, bulundukları yerlerde manyetik alanlar meydana getiren güçlü kimselerdi. İbrahim bin Edhem, F'udayl bin İyaz, Cüneyd-i Bağdâdî, Bişri Hafî, Ahmed b. Hanbel bu zâhid zâtlardandı. Böyle güçlü zevât, etraflarına halkı topluyor, sonra da Resûl-ü Ekrem'in (sav) evrad ve ezkârını onlara ders olarak veriyorlardı. Böylece, bu müstesnâ zâtlar sayesinde yeniden gönüller Allah'a teveccüh etti. Derken onların etrafında herkes müritler gibi toplanmaya durdu; arkasından da birer birer tasavvuf ekolleri meydana gelmeye başladı. İşte ondan sonradır ki, müteakip dönemlerde, Kâdirî, Rufaî, Mevlevî, Nakşî tarikatları gibi tarikatlar kuruldu ve İslâm dünyâsının dört bir yanını nura gark ettiler.
|