Anasayfa arrow Satır Arası arrow Zirvedekiler arrow İmam-ı A'zam Ebu Hanife
E-posta

İmam-ı A'zam Ebu Hanife

Muhammed Aktaş, herkul.org

 

Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerimde geçen bir ayet-i kerimede Allah (cc) “innema yahşellahe min ıbadihi’l-ulemâ” diyor yani “Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.”(Fâtır sûresi, 35/28)  Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ise bir hadis-i şerifte “Allahümme eûzü bike min ilmin le yenfa’u - Allahım faydasız ilimden sana sığınırım!” diyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki hakîki ilim Yunus Emre’nin de dediği gibi:

“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya bu nice okumaktır.”

İmam-ı Şâfii Hazretleri der ki bütün insanlar fıkıh ilminde İmam-ı A’zam Hazretlerinin iyâlidirler; yani, İmam-ı A’zam Hazretleri fıkıh ilmiyle herkese düşen bu kudsî vazifeyi üzerine alarak insanların ihtiyaç duyduğu meseleleri vuzuha kavuşturmuştur.

İmam-ı A’zam hazretleri daha küçük yaşlarında iken Kuran-ı Kerim’i hıfzetmiş ve zamanında daha yeni yeni  teşekkül eden Sarf, Nahiv, Belağat ve Arap Edebiyatı gibi ilimleri öğrenmişti. Tâbiînden olması itibariyle Hicrî 93’te vefat eden Enes bin Mâlik ile Hicrî 87’de vefat eden Abdullah bin Ebî Evfâ’yı ve birkaç sahabeyi daha görmüş ve onlardan hadis dersi dinlemişti. İmam-ı A’zam Hazretleri talebelerinden İmam-ı Züfer’e ilk önce kelam ilmini talim ettiğini daha sonra hocası Hammad’dan fıkıh ilmini öğrendiğini söylemiştir. Ebu Hanife Hazretleri, Fudayl bin İyaz’ın ifadesiyle sükutu çok, sözü az olan birisiydi. Haram ve helale dair bir mesele ortaya atıldığı zaman onu kendine bir vazife bilerek hemen öne atılır ve o meseleyi hallederdi.

İmam-ı A’zam Hazretlerinin ilmî metodu içinde herkes kendine bir yer bulabiliyordu; ortaya bir mesele atılıyor daha sonra o mesele üzerine meclis sakinleri bir şeyler söylüyordu. En son olarak Hz. İmam delil ve istinbatlarıyla meseleyi vuzuha kavuşturup  talebelerine yazdırıyordu. Bu koca İmamın hayatında “ben dün size şu mesele hakkında şöyle dedim fakat bugün kanaat getirdim ki bu mesele şöyledir.” türünden o kadar çok tashih vardı ki, bu yönüyle de bir ilim adamında  bulunması gereken en temel unsurlardan biri olan tevâzuyu, benliğin altında kalmamayı âdetâ bize solukluyordu. Geniş bir vicdan kültürüne sahip olan Hz. İmam, herkesin görüşünü söylemesine imkan tanıdığı için etrafındaki istidâtlı kişilerin kabiliyetlerinin inkişaf etmesine de yardımcı oluyordu. Mezhebî bir taassup içine de girmemişti.

Dürüst bir esnaf kimliği ile ticaret yapan Hz. İmam’ın, çevresindekileri tenvir için kurmuş olduğu ders halkası da mevcuttu. Bu ders halkalarında -Prizma Müellifinin buyurduğuna göre- değişik zamanlarda Hz. İmam’ın yanına talebe olarak gelenlerin sayısı kırk bini bulmuştu. Bu talebeler kendi zamanlarında parmakla gösterilecek kadar ilimde ve amelde önde gelen insanlardı. İmam-ı A’zam hazretlerinin vefatından sonra bu talebeler İslam dünyasının farklı yerlerine giderek buralarda Hanefi mezhebinin yayılmasına vesile olmuşlardı.

Halkın İmam-ı Azam Hazretlerini tutup bağrına basmasındaki en önemli sebeb, elbetteki Hz. İmam’ın insanlara karşı olan tutumuydu. O yanındaki talebelerine halka karşı yumuşak davranmalarını, fâsık insanlardan uzak durmalarını ve insanları hakir görmemelerini söylerdi. İhlas risaleleri ölçüsünde hiçbir zaman benim görüşüm en iyisidir dememişti; hatta yanına gelenlere “Benim görüşüm bu, eğer siz daha iyi bir görüşe sahipseniz getirin onunla amel edelim” derdi. Bu yönüyle de yine Hakk’ın hatırını âlî tutuyor, Allah’ın rızasına kilitlendiğini en güzel bir şekilde ortaya koyuyordu.

Yetiştiği çağ yeni yeni fikirlerin İslam dünyasında cirit attığı bir dönemdi. Monizm, Neoplatonizm ve Dehriyyûn gibi bâtıl akımlar İslam dünyasında yeni yeni tekevvün ediyordu. Hatta Dehriyyûn Basra ve Küfe’de o erâcif fikirlerini İslam dünyasına akıtmak için kürsü bile kurmuştu. Ne var ki her sahada bir şeyler söyleme kabiliyetine sahip olan Hz. İmam, bütün bunlarla yaka paça olmuş ve Allah’ın izniyle hepsine gereken dersi vermişti. Hz. İmam ilimde hep öndeydi ve müthiş bir ikna kabiliyeti vardı. Bir gün İmam-ı Malik Hazretlerine Hz. İmam’ı sorduklarında “o, öyle bir zattır ki size şu direkler ağaçken altın idi dese onu size kıyas yoluyla kabul ettirir” demişti. Hz. İmam’ın ikna kabiliyeti ile ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır:

Birgün Ebu Hanife Hazretleri “sadece imamın fâtihayı okumasıyla namaz olur” deyince karşısına “hayır olmaz” görüşünde olan bazıları hemen dikiliverir. Hz. İmam’a duyduğumuza göre sen “fatihasız namaz olur demişsin” deyince İmam-ı Azam “evet ben imamın okumasıyla cemaatin üzerinden fatiha düşer dedim” der. Bunun üzerine karşısındakiler:

-Nasıl olur biz bunu kabul edemeyiz deyince Hz. İmam:

-Bakın sizinle anlaşabiliriz içinizden bir tanesi çıksın ve sizin yerinize ben onunla konuşayım der  ve oradakiler de bunu kabul eder. İmam A’zam Hazretleri bunun üzerine hemen:

-Bakın işte ben kazandım der. Karşısındakiler “nasıl olur daha hiçbir şey konuşmadınız ki” deyince Hz. İmam:

-“İyi ya ben de zaten sadece imamın fâtihayı okumasıyla diğerleri üzerinden düşeceğini söylüyordum ve sizin hepinizin yerine bir kişinin çıkmasıyla siz benim bu fikrimi halinizle tasdik etmiş oldunuz” der. İşte Hz. İmam’ın bu ölçüde bir ikna kabiliyeti vardı.

Bir sonraki hafta Hazret-i İmam’ı zühdü, takvası, peygamber sevgisi ve daha değişik yönleriyle anlatmaya devam edeceğiz.


devamı...

 

Peygamber Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem) “Güvenilir, inandıkları ile dosdoğru yaşayan emin bir tüccar kıyamet günü Peygamberler, sıddıklar ve şehidler ile beraber haşrolur.” buyurmaktadır. Ve yine Hz Ömer Efendimiz (ra) de “Bir insanın namazdaki duruşuna değil para karşısındaki tutumuna dikkat ediniz.” demek suretiyle insanın fıtratında gizli olan mal-mülk sevdasının, bazen insanı nasıl felakete sevkettiğini bizlere anlatmaktadır. Zira bir insanın gerçek kimliğinin ortaya çıktığı yerlerden birisi de onun para karşısındaki duruşudur. ‘Ölçü ve Yoldaki Işıklar’ Müellifi’nin beyanları içinde “Siz kendinizi anlatmayı bırakın, sizi davranışlarınız anlatsın.” Zira hal dili (İslamı yaşama) her zaman kâl dilinden (İslam’ı dil ile anlatmaktan) daha etkili olmuştur. Hicrî 80. seneye ulaşıldığında tarihte eşi benzerini az görebileceğimiz bir şekilde, müslümanların Sindâbat’a kadar ilerlemeleri, Alparslan’ın Anadolu’yu fethe kalkışmasından Anadolu’nun gönül erleri ile manevi fethinin tamamlanması ve daha niceleri bize gösteriyor ki İslam yaşanırsa gerçek fetih olan gönüllerin fethi gerçekleşiyor ve İslam her tarafta şehbâl açıyor.

Daha önce de söylendiği üzere; İmam-ı Rabbani Hazretlerine göre, İmam-ı Azam Hazretleri Hakikat-i Ahmediyeyi en iyi temsil eden zatlardan birisidir. İmam-ı Azam’a göre fıkıh, din demekti ve kendisi de bir fakîh olması hasebiyle, hem inandıklarını yerine getiriyor hem de inanmış olduğu dini her daim test ede ede yaşıyordu. İmam-ı Azam Hazretleri “Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz.” diyordu. Bir seferinde İmam-ı Azam Hazretleri ortağına “Bu üründe kusur var, müşteri almak istediğinde kusurunu göster!” demişti. Daha sonra bir müşteri gelmiş ve o ürünü alıp gitmişti. Bunun üzerine İmam-ı Azam Hazretleri müşteriye ulaşamadığından ötürü 90 bin akçeyi sadaka olarak dağıtmıştı.

 

Zühd ve takvâsı

İmam-ı Azam Hazretleri 40 sene yatsı abdesti ile sabah namazı kılmıştı. Aslında onun bu yaptığı, yaşadığı zamana göre pek de garip bir şey değildi; çünkü yaşadığı çağ tâbiîn asrı idi ve onun gibi daha nicelerini bulmak mümkündü.

İmam-ı Azam Hazretleri tıpkı babası gibi harama karşı çok hassas yaşıyordu. En büyük arzularından birisi de haram bir şey yemeden Yüce Rabbimizin emanetini emin bir şekilde Ona (cc) teslim etmekti. Allah’ın kendisine bahşettiği hayatın her karesini yine O’nun rızası ile nakşetmek istiyordu. Zamanında Kufe şehrini eşkiyalar basmış ve bazı koyunları alıp götürmüşlerdi. Bunun üzerine bu takvâ abidesi Koca İmam, yedi sene hiç koyun eti yemedi.

Rivayetlere göre; Hz. İmam, yanında sadece dört bin akçe bulunduruyor, üzerini de sadaka olarak dağıtıyordu. Bütün bunları yaparken ilmin izzetini koruyordu. Kendisine niçin diye soranlara “bu dört bin akçeyi idarecilere muhtaç olmamak için yanımda tutuyorum.” diyordu. Devrin halifesi kendisine biraz para göndermek istemişti, bunun üzerine bu istiğna kahramanı zât, “Kıymetli efendim, siz o parayı beytü’l-malda saklayın ihtiyaç olduğu zaman ben alırım” demişti. Neden sonra Hz İmam vefat ettiğinde “İmam bize bir oyun oynadı ama biz anlayamadık” demek zorunda kalmıştı devrinin halifesi. Bu koca İmam devlet malına el uzatmadan Allah’a yürümüştü.

 

Peygamber Sevgisi

İmam-ı Azam Ebu Hanife ömründe 55 defa hac 15 kez de umre yapmıştı. Mekke’de bulunduğunda Kabe’yi tavaf ederken Haceru'l-Esved’i istilâm etmek ile iktifa ediyordu. Çünkü o, İslam'daki emir ve yasakların bâtınına vakıf olmuştu. İbadetlerin kışrına değil de özüne vâkıftı. Tavaf esnasında Haceru’l-Esved’i öpeceğim diye inanan insanlara eziyet vermektense, onu istilâm etmeyi yeğliyordu. Bu koca İmam, Medine'ye, Efendimiz’in huzuruna vardığı zaman “Ben bu halimle nasıl Allah Rasülü'nün karşısına çıkarım” endişesi taşıdığı için Efendimiz’in kabrini de istilâm etmekle iktifa ediyordu.

 

Menkîbelerinden

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri annesine o kadar saygılı idi ki annesinin söylediklerini harfiyyen yerine getirmeye çalışıyordu. Ramazanda oğlu Hammad ile beraber beş km uzaklıktaki Ömer bin Zerr’in mescidine teravih namazını kılmaya gidiyordu. Birgün annesi kendisine “evladım şu meselenin cevabını Ömer bin Zerr’den öğrenebilir misin” diye ricada bulunmuştu. Hz İmam soruyu Ömer bin Zerr’e sorduğunda Hz Ömer bin Zerr, “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin, sen niye cevap vermedin?” demiş, bunun üzerine koca İmam, “Ben annemin sözüne muhalefet etmem” cevabını vermişti. Bunun üzerine Ömer bin Zerr, “Annene git ve nasıl biliyorsan annene o şekilde anlat ve benim de böyle cevap verdiğimi söyle!” demişti.

Bilindiği üzere Hz Ali (ra) buyurur ki “Kim bana bir harf öğretirse onun kölesi olurum”. Bu sözü Allah Rasülü’nün Halifesi Hz Ali gibi bir zât söylüyorsa bize burada biraz düşünmek düşer; zira o büyük insanlar bizler gibi değildi, hayatlarının her karesini Allah’a hesap vereceklerinin idrâkinde olarak yaşıyorlardı. Aynı zamanda onun bu sözü Üstadı’nın (aleyhissalâtu vesselâm) ve İslam’ın ilime ve ilim adamına verdiği değeri gösterir.

İmam-ı Azam Hazretleri buyurur ki “Aramızda yedi sokak olmasına rağmen Hocam Hammad’ın evine doğru bir kez olsun ayağımı uzatmadım.” ve yine buyurur ki “Hocam Hammad vefat ettikten sonra ona her namazımdan sonra dua edip onun adına istiğfar ettim.”

Menkibelerde bir asıl vardır bir de fasıl. Bize düşen fasıldan kendimize düşen payı almamızdır. İmam-ı Azam Hazretlerinin hocasına karşı tutumunu ister bir saygı, ister bir vefa, ister bir ilim adamında olması gereken ahlak olarak ele alalım ama neticede bize düşen, bugün aynı şeyleri bizim yapabilmemizdir. Evet bugün bize düşen; başta Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer nebiler olmak üzere bütün İslâm büyüklerine ve daha sonra da İslâm milleti için “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım, zira ben yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” diyebilen ruh erlerine hürmette kusur etmemek, onların peşinde olmak, hep hayırla yad etmek ve haklarında sürekli dua dua yalvarmaktır. Bu hürmet ve dualarımızı da onların hakkı bizim de borcumuz olarak bilmek ve kendi adımıza ötelere ait bir şefaat yatırımı saymaktır. Ve yine; gül yetiştirme uğrunda dikenlere sabreden, milleti için altmış senedir gözyaşı döken ve yine milleti için hüzünlü gurbeti yaşayan Asrımızın Çilekeş Fikir İşçisi'ni de her daim dualarımızda yâdetmektir.

Beşer tarihinde nicelerinin kendi devrinde kadr ü kıymeti bilinememiştir. Onların gerçek kıymeti ancak asırlar sonra anlaşılabilmiştir. Bütün bunlarda hep bir Şirzime-i Kalîl (Küçük bir azınlık) kendinden söz ettirmiştir, tıpkı zamanımızda olduğu gibi. Bu büyük zâtlar milletleri için yaşadıklarından yaptıkları hizmetler bu grupçukların menfaatlerine uygun düşmemektedir. İşte İmam-ı Azam Hazretleri de devrindeki bazı siyasî hadiselerden ötürü devlet kadılığını reddetmiş ve zindana atılmıştır. Ve bir rivayete göre de yemeğinin içine zehir konmak suretiyle bu hayattan Dâr’ül-ecr olan ahiret alemine göçüp gitmiştir. Büyük şair Necip Fazıl ne güzel söyler: “Ölüm güzel şey odur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber.” Büyük İmam da ölümün güzel yüzüyle tanışıp bize bir yad-ı cemil olarak onunla el ele ötelere yürümüştür.

Rabbim bizleri şefaatine nail eylesin, Cennette ona komşu etsin... Amin

 

 

Okunma: 383
Yorumlar (1)Add Comment
mezhep
yazan karakule, Aralık 05, 2008
allahım şefaatine cümlemizi nail eylesin inş( AYRİYETEN MEZHEPSİZ OLAN NECESLERDE OKUSUNDA İBRET ALSIN COK KIZDIM VALLAHA YA BU İNSANA NASIL LAF ATARLAR ANLAMIYORUM YAVVVV ) vallaha bunlar deli abi ya
argo rapor et
eksi oy
artı oy
Verilen oy: +0

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki   Sonraki >

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player

 ListeNur.de - islami siteler listesi