Fetih, Fatih ve Ulubatlı HasanOsman Şimşek Müjde mi, Vazife mi?
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) henüz şafak emareleri bile yokken bütün Arap Yarımadası’nın, İran ve Kıbrıs gibi bazı yerlerin fethedileceği müjdesini vermişti. O’nun dilden dile dolaşan müjdelerinden birisi de, o günkü adıyla Kostantiniyye’nin yani İstanbul’un kapılarının müslümanlara açılacak olması idi. Dillere şeker-şerbet olan nebevî söz şöyleydi: “Kostantiniyye elbet bir gün fetholunacaktır; onu fetheden komutan ne güzel komutan ve o fethe katılan askerler de ne güzel askerlerdir.” Altın Çağ’dan başlayarak hemen her devrin büyük kumandan ve bahadırları hem bir müjde, hem de bir vazife olarak kabul ettikleri bu kutlu habere muhatap olabilmek için defalarca İstanbul’a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdi. Milletimizin aziz misafiri Ebu Eyyûb El-Ensâri Hazretleri de aynı gayeyle, ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul sırtlarına kadar gelmiş; vefat edeceği sırada ordunun komutanına “Burada ölsem de beni İstanbul’un bağrına defnedin.” ricasında bulunmuş ve asırlarca sonra gelecek kahramanların kılıç seslerini, tekbir sedâlarını kabrinden duymak istediğini belirtmişti. İstanbul, Emevîler’den Abbâsîler’e, onlardan Selçuklu ve Osmanlılar’a kadar her dönemde biricik hedef ve Peygamber övgüsüne ulaşma rotası kabul edilmişti. Fatih’in babası II. Murad da birkaç kere İstanbul’u kuşatmayı denemiş ama fetih için yeterli hazırlığının olmadığını görmüştü. Bir gün Ankara’dan bir misafiri olduğu söylenmiş; karşısında devrin gönül sultanı Hacı Bayram Veli Hazretleri’ni görünce heyecanlanmış ve hemen “Hocam, size mâlum olur; yoksa İstanbul bize nasip olmayacak mı?” deyivermişti. Hak Dostu şöyle bir murâkabeye dalmış ve sonrasında da “Sultanım, Fetih sana ve bize nasip olmayacak. Ama Cenab-ı Allah, İstanbul’un anahtarlarını senin beşikteki göznurunla bizim müstakbel çırağa (Hz. Akşemseddin’e) nasip edecek.” demişti. II. Murad, hocasından aldığı müjdeden sonra oğluna daha fazla özen göstermiş; onu, adına yaraşır bir fatih olarak yetiştirmişti. Fatih Sultan, en meşhur ve liyakatli hocalardan ders almış, felsefe ve matematik okumuş, döneminin önemli iki dili olan Arapça ve Farsça’yı ana dili gibi; Latince, Yunanca ve Sırpça’yı da iyi seviyede ögrenmiş; tarih, coğrafya ve askerlik bilgisine de iyice vâkıf olmuştu. Genç Sultan, çocuk yaşlarından itibaren muzaffer bir komutan olarak İstanbul’a girme sahnesiyle rüyalarını süslemişti. Belki, ilk ezberlediği hadis de yukarıda meâlini verdiğimiz peygamber sözüydü. Oynadığı oyunlarda bile farklılığını ve hedefini ortaya koyuyor; arkadaşlarını iki gruba ayırıyor, kendisi Osmanlı askerinin başına geçiyor ve karşı tarafı Bizans kabul ederek onlara karşı akınlar düzenliyordu. Muzdarip SultanGençliğinin baharındaki Sultanı gerçek bahara erdirecek tek şey kendisinden dokuz asır önce gönüllere serin kevser gibi akan peygamber muştusunun gerçek olmasıydı. Geçen her gün, her yıl O’nun gönlündeki fetih arzusunu ve bir an önce Efendisi’nin ruhâniyetini memnun etme gayretini coşturuyordu. Dertliydi.. yüz çizgileri daima hüzün gamzediyordu. Nazarlarını İstanbul’a çeviriyor, saatlerce fetih plan ve programı yapıyordu. Geceler O’nun dostu olmuş; adeta uykuya küsmüştü. Annesi, her sabah yatağını düzeltmek için oğlunun odasına gidiyor; gidiyor ama yatağın düzgün olduğunu görüyor; bu şekilde geçen tam altı aydan sonra “Oğlum, bırak bir kere de ben düzelteyim.” deyince; “Anacığım sorsana, oğlun altı aydır yatağına hiç girdi mi?” cevabını alıyordu. Bu dava adamı, gece yarısı uzaklarda bir ışık görüyor; sebebini araştırıyor, bir gencin sabaha kadar ders çalıştığı ve bu sebeple kandil yaktığı haberini alınca üzülüyor ve “O da benim gibi sabaha kadar İstanbul’un fetih planlarını yapıyor zannetmiş ve yalnız değilim diye sevinmiştim.” diyordu. Kuşatma için zamanın geldiği kanaatine varınca Arapça "Muhammed" kelimesi şeklinde, Peygamber Efendimiz’in adını gösterir biçimde Rumeli (Boğazkesen) Hisarı’nı inşa ettirmiş; şehrin etrafına devrin harikası topları dizdirmişti. Fakat, yapılan bütün hazırlığa, 50 gün boyunca devam eden hücumlara ve gösterilen onca gayrete rağmen şehre bir türlü girilememiş, kuşatma uzadıkça uzamıştı. Fatih artık yerinde duramaz olmuştu; atının üzerinde denize doğru ilerliyor, büyük dalgaların elverdiği ölçüde atını denize vuruyor, at artık ilerleyemez hale gelip geri hamle yapınca da kolu-kanadı kırılmış gibi iki büklüm oluyor.. ağlıyor.. sonra doğruluyor, işaret parmağını İstanbul’a doğru çeviriyor ve “İstanbul, ya sen beni alırsın ya da ben seni!..” diyordu. Fetih ordusu, 28 Mayıs 1453’te İstanbul’u tamemen kuşatmıştı. Fatih, denizden imkan bulamayınca tarihe dudak ısırtan bir şey daha yapıp gemileri karadan taşıtarak Haliç’e indirtmiş, düşmanı şaşkına çevirmişti. Peygamber övgüsüne mazhar ordunun her eri ertesi sabah en büyük taarruzu yapıp ne pahasına olursa olsun şehre girme niyetindeydi. Önce İç Fetih Türk ordusu, Fetih sabahının gecesini, "Mum donanması" denilen ateş ve ışık şenliğiyle değerlendirecekti. İstanbul'u tamamen kuşatan deniz ve kara birliklerinde kandiller, fenerler, meş'aleler ve ateşler yakılarak Kostantiniyye bir ışık çemberi içine alınmıştı. Askerin hep bir ağızdan getirdigi tekbir ve tehlil sedâları ortalığı inletiyordu. Gecenin karanlığını yırtan bu ışık çemberi ile tekbir sesleri, tatlı bir ahenk meydana getiriyordu. Işık ve seslerden meydana gelen bu manzarayı gören Bizans, önce Osmanlı ordusunda yangın çıktığını zannederek sevinmiş; fakat kısa bir süre sonra, bunun sinelerdeki fetih ateşi olduğunu farkedince ümitsizliğe düşmüş ve ödü kopmuştu.
O gece İstanbul sırtları ışıl ışıldı. Osmanlı çadırlarında kimse uyumayacak, herkes Feth’in asıl sahibi Cenâb-ı Allah’a el açıp dua edecekti. Fatih Sultan Mehmet atı üzerinde bir o yana, bir bu yana koşturuyor; askerlerine aşk u şevk verecek ayetler okuyor; kalelerin kapılarını açmak için önce gönül pencerelerini açıp Hz. Fettâh’tan fetih dilenmek lazım geldiğini söylüyordu. O, savaş talimatları verirken Zağanos Paşa ileri atılıyor; “Hepimiz din uğruna baş koyduk. Müslümanlığımızı isbat eyleyecek, Efendimizi sevindireceğiz Sultanım!” diyordu. Evet, o gece Boğaziçi sahilleri ve Galata tepeleri nur içinde parlıyordu. Her çadırda duaya duran gönüller, yanaktan süzülen domur domur gözyaşları ve gönülden gelen inlemeler vardı. Genç hükümdar, kaleler kurdurmuş, toplar döktürmüş, donanmasına bir gecede dağları aşırtmış, nizamlı, talimli ve zafere inanmış ordusuyla karaları denizlere çevirmiş, denizleri tutuşturmuştu. Şimdi sinelerin tutuşma zamanı idi. Fatih, bir aralık hocası Akşemseddin’in yanına gidip onun himmetini istemiş; bir zamanlar babasının kendi hocasına sorduğu gibi “Yoksa bize nasip olmayacak mı?” demişti. Akşemseddin de kendi hocası gibi murakabeye dalmış; ağlamış, ağlamış.. sonra da “Sultanım Allah bizi mahcup eylemeyecektir. Biz hele O’na teveccüh edip zaferi O’ndan bekleyelim; O bizi eli-boş geri çevirmeyecektir.” cevabını vermişti. Akşemseddin Hazretleri’nin oğlu der ki; “Sultan ayrılıp gidince ben babamın ne yaptığını merak edip onun çadırına gittim. Meğer kimseyi almamaları için muhafızlara talimat vermiş. Ben geri dönüyor gibi yapıp çadırın arkasına dolaştım ve perdeyi biraz açıp babamın haline baktım. Bir de ne göreyim.. Babam sürekli “Allahım, dayanacak gücüm kalmadı. Ya Fatihimi muzaffer eyle, ya da canımı al.” diyor ve öyle ağlıyor ki, o manzara karşısında kalbimin duracağını zannettim. Babam, cübbesi bir tarafa, sarığı diğer tarafa düşmüş ağlarken birden doğruldu; müjde almış gibiydi.. tebessüm ediyor; ‘Bize zaferi nasip eden Allah’a hamdolsun.’ diyordu.” O çadırın hemen ötesinde de Genç Hükümdar, bütün kâinatın gerçek sultanı Cenâb-ı Allah’a karşı bel bükmüş, el açmış dua ediyor, “Yâ İlâhî, bir bölük müslümanı yerindirme, düşmanlarını sevindirme, bizi muzaffer kıl.” diyordu. O daha cümlesini bitirmeden çadırın dışından hıçkırıkla karışık “Âmîn, âmîn” sesi yükseliyordu. Az ileride genç bir adam çimlere oturmuş, ellerini Yüce Dergâh’a kaldırmış aynı duayı tekrarlıyordu. Bu genç gözyaşları ve iç yakarışlarıyla Akşemseddin’e, Hz. Fatih’e dem tutan Ulubatlı Hasan’dı. O da uyuyamamış, şehadet şerbeti arzusuyla dua ediyordu. ...Ve Fetih29 Mayıs sabahı, şafak sökmeden evvel Türk toplarının müthiş tarrakaları surları dövüyor; hücum işareti veren borular ve mehter takımı yeri göğü inletiyordu. Şahî adlı büyük top, günümüzde Topkapı denilen yerde mevzilendirilmişti. Şafakla birlikte topçu bataryaları da ateşe durmuş; ayrıca Fatih’in büyük dehâsının yeni bir keşfi olarak döktürülen ve balistik hesapları da bizzat kendisi tarafından yapılan havan topları, Beyoğlu sırtları ve Galata surlarından aşırtma atışlarla Haliç'teki düşman gemilerini batırmaya başlamıştı. Hava aydınlanırken muhteşem sancak çıkarılmış; herkesin görebileceği şekilde semaya doğru kaldırılmıştı. Hz. Muhammed’in adını taşıyan o sancak en yüce burçlarda dalgalanmalı; layık olduğu en yüksek göndere çekilmeliydi... Fatih’in yiğitleri bu duygu ve hasretle hücum ediyor; Cennet’e gidiyor gibi ölüme,-estağfirullah- şehadete yürüyorlardı. Bu şekilde uzun bir süre mücadele etmişler; fakat ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü surları delememiş; şehre girememişlerdi. Osmanlı askerleri yaptıkları taarruzdan bekledikleri hedefi yakalayamayınca ve hücumları neticesiz kalınca son bir taktik uygularlardı. Orduda, “Serhad Kulu” denen askerlerin bir bölümünü de "Deliler" bölüğü teşkil ediyordu. Çok özel ve iyi yetiştirilen bu yiğitler, başkalarının korkup kaçtığı cephelere seve seve giderler; çoğu zaman kılıç bile kullanmadan düşmanlarını mağlup ederlerdi. Öncü birliklerden olan bu erler gözlerini budaktan sakınmazlardı. Öyle cesurdular ki, aslında kendilerine öncü manasında "delil" denmesi gerektiği halde cesaretlerinden dolayı halk arasında "deli" sıfatıyla meşhur olmuşlardı. Ocaklarının temelini Hz. Ömer’e (r.a.) dayandıran bu askerî birliğin parolası "yazılan gelir başa" şeklindeydi. Böyle bir anlayış ve şuura sahip oldukları için de hiçbir tehlikeden çekinmezlerdi. Hatta, kum torbalarına vura vura nasırlaştırdıkları yumruklarından nasiplenen atları süvarisiyle beraber devirirlerdi ki, bu vesileyle “Osmanlı tokatı” meşhur olmuştu. İşte, savaşın kilitlendiği noktada bu gruptaki bahadırlardan, askerlerin çok sevdiği biri Rasûlullah’ın adını taşıyan sancağı eline alır ve var gücüyle surlara tırmanırdı. Grubun diğer üyeleri onu takip eder; biri şehit olursa sancağı diğeri alır; önlerinde sancağın dalgalandığını gören askerler cesaretlenir, tekrar aşk u heyecana gelir ve Rasûlullah’ın adını yere düşürmemek için bütün ordu topyekün hücuma kalkardı. Sabah ortaya çıkarılan sancağı Fatih eline almış surlara doğru kendisi hamle yapmaya hazırlanıyordu ki, ölüme güle güle gittikleri için kendilerine “deliler” denen bu velîlerin otuzu birden öne atıldı. Sultan’a “Senin yaşaman lazım; Senin yerine bırak otuzumuz birden ölelim.” diyorlardı. Onların ısrarları üzerine Sultan, yiğitlerine şöyle bir baktı. Ulubatlı Hasan gözleriyle Fatih’i yiyecek gibiydi, “Beni gönder Sultanım!..” diyordu. Hasan sıradan bir nefer değildi. O Enderun’da yetişmiş bir zâbitti ve aynı zamanda Fatih’in ders arkadaşıydı. Fatih, gözünde yaş ancak “Hasanım iş sana düştü.” diyebildi. Senelerdir beklediği anı yakalayan ve arzuladığı emri alan Ulubatlı Hasan, Fetih Sûresi’nden ayetler okuyarak surlara doğru koşuyordu. Kalelerden oklar, mızraklar yağıyor; yukarıdan atılan taş, yağlı paçavra ve kızgın yağ Hasan’ın sinesine çarpıyordu. Vücudu delik deşik olsa da surlara çıkmış; elindeki mukaddes emaneti layık olduğu en yüksek burca taşımıştı. Şanlı sancak müjdeli şehrin semasında nazlı nazlı dalgalanırken Ulubatlı da son nefeslerini alıp veriyor; kendisine uzatılan şehadet kâsesini dudaklarına götürüyordu. O halinde bile sancağın düşmemesi için tedbir alıyor; onu kale duvarıyla kendi vücudu arasına sıkıştırmaya çalışıyordu. Değmez mi?..Bir rivayete göre; çok geçmeden, Fatih Sultan Mehmet de surlara tırmanmıştı. O, kazanılan zaferi adeta unutmuş; Hasanını arıyordu. Sancağın olduğu yere koşuyor.. her yanı yara bere içinde kalan bu yiğidini o halde görünce dizleri üzerine yığılıveriyor.. onu omuzlarından kavrayıp alnına bir bûse kondururken ancak bir dostun söyleyebileceği sözü hıçkırıklar eşliğinde söylüyordu: “Hasanım İstanbul sana değer miydi?” Bunun üzerine Hasan, dostu ve Sultanının hüznünü azaltmak için şunu anlatıyordu: “Sultanım, Sen bana emir verince sancağı alıp koştum. Ben ilerlemeye çalışırken üzerime ok, mızrak ve kızgın yağ yağıyordu. Pek çok yerimden yara almıştım. Surlara yaklaşmıştım ama tâkatim de kesilmişti. Hele bir aralık ayağımın altından bir taş da kayınca düşüverecek gibi oldum. Uçuruma yuvarlanacağım o sırada “Efendim” diye Hz. Muhammed aleyhisselama sığındım. Birden bana doğru iki el uzandı. Beni düşmekten koruyan o iki el, Rasûlullah’ın elleriydi.” diyordu.. diyor ve son bir gayretle doğrulup az ileriyi gösteriyor: “Baksana Sultanım, İstanbul’un surlarında Hz. Muhammed dolaşıyor. Onun dolaştığı surlar için değil bir Hasan, binlerce Hasan feda olsun.” sözleriyle ötelere kanatlanıyordu. Gönüllerin fethine doğruİstanbul’un fethi bir devrim olmuştu. Genç Serdar, Allah’ın tevfîk ve inâyetiyle bin yıllık Bizans İmparatorluğu’nu tarihe gömmüş; Ortaçağı kapamış, Yeniçağı açmıştı. Feth’in neticesi olarak, feodalite (derebeylik) sistemi çözülmeye başlamış; İstanbul'dan kaçan Bizans'lı bilim adamları Avrupa'da Rönesans ve reform hareketlerinin doğmasında etkili olmuşlardı. Bu fetihle, sürekli sorun çıkaran bir fitne yuvası ortadan kaldırılmış; Osmanlı Devleti yükselme dönemine girmiş; başkent Edirne'den İstanbul'a taşınmış; Osmanlı toprak bütünlüğü sağlanıp Anadolu-Rumeli geçişi kolaylaştırılmış ve Karadeniz-Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılar'a geçmişti. Bütün bu neticelerle beraber, Fetih bir toprak istilası ve yağma operasyonu değildi. O, insanları Allah’ı bilmeye ve O’nun rızasını aramaya götüren yollardaki engelleri kaldırma gayretiydi. O güzel komutan ve güzel askerlerin asıl derdi, şehri kuşatan kaleleri değil, insanlarla Allah’a iman arasındaki surları yıkma hedefiydi. Bundan dolayıdır ki, fetih ordusunun gayr-i müslim halka tanıdığı güven, rahatlık, kazanç imkanlarını ve müslümanların üstün ahlakını gören Bizanslılar’ın çoğu Osmanlı idaresini bir nimet ve kurtuluş olarak kabul etmişlerdi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, Grandük Notaras, “Konstantinapolis’te (İstanbul’da) kardinal şapkası görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim.” diyordu. Son olarak, Fatih ve alpereneleri, o eşsiz adanmışlık ruhu, Allah’a tevekkül, azim ve gayret gamzeden halleriyle bizlere de bir mesaj gönderiyor; peygamber müjdesini bir emir gibi telakki edip onu hayatın gayesi haline getirme, en küçük başarıların harcını bile ihlas, çile ve gözyaşıyla karma, bir işe niyetlenip azmettikten sonra elden geldiğince sebepleri değerlendirme ama neticeyi Yüce Rabb’e bırakma, maddeten hazırlanırken manevî hazırlığı da gözardı etmeme ve her adımda Allah’a sığınma dersleri veriyorlardı. Evet, yaşadığımız devirde topla tüfekle, ölerek öldürerek elde edilecek bir fetih sözkonusu değildir. Fakat, en ücrâ köşelere dahi Allah Rasûlü’nün adının ulaşacağı müjdesi ve bu müjdeyi emir telakki edenler için dini duyurma vazifesi hâlâ vardır. Bu vazifeyi yerine getirme gayretinde olanlar da darda kaldıkları, düşecek oldukları anlarda kendilerine doğru iki nurlu elin uzandığını göreceklerdir. Elverir ki, son devrin bahadırları o devrin topu tüfeği yerine kalb sadaklarına sevgi okları koysun ve avlayacak gönül arasın.. arasın da fetih erlerinin asırlar öncesinden şöyle seslendiğini duysun: Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden Senin de destanını okuyalım ezberden Haberin yok gibidir taşıdığın değerden Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın! Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın! A. Nihat Asya kaynak: herkul.org
|