İmam-ı Şafii HazretleriMuhammed Aktaş, herkul.org İslâm dünyasında en yaygın ikinci mezhebin bânisi olan Hazreti İmam-ı Şafii bugün Filistin sınırları içinde bulunan Gazze’de hicri 150. senede (miladi 757) İmam-ı Azam Hazretlerinin vefatından az sonra dünyaya teşrif etmiştir. İmam-ı Şafii Hazretlerinin dedesi olan Şafiî İbn es-Sâib Kureyş kabilesinin Muttalib Oğullarındandır. İmam-ı Şafii Hazretlerine de dedesine nisbeten Şafii denilmiştir. Annesi ise Yemen’in Ezd kabilesindendir. Birçok büyük insanın kaderi olan daha beşikte iken yetim kalmak İmam-ı Şafii Hazretlerinin de kaderi olmuştu. O daha beşikte iken babası ahiret yurduna yürümüştü. Cenab-ı Hakk’ın bazı işleri vardır ki onlara bizim aklımız ermez. Biz onları zahiri olarak şer gibi görürüz fakat aslında onlar nice hayırları ihtiva ederler. Cenâb-ı Hak bazı sevgili kullarını çok erken yaşlardan itibaren imtihanlara maruz bırakmıştır. İmam-ı Şafii Hazretlerinin hayatı da daha küçük yaşlardan itibaren çilelerle örülmüştür. O daha beşikte iken babasını kaybetmiş ve hayatını fakr-u zaruret içinde sürdürmüştü. Fakat bütün bunlar onu yapması gereken asıl vazifeden alıkoyamamış ve aksine onu hayata karşı daha da bilemişti. Tıpkı budanan meyvelerin budanmadan sonra daha gür bir şekilde neşv ü nema bulması gibi bütün bu sıkıntılar ondaki ilim arzusunu daha da pekiştirdi. Hayatında genel olarak fakirlik hakimdi -ileride de geleceği üzere- öyle ki, Yemen’e kadılık için giderken yol parası bulamamış ve nihayetinde evini yol parasına karşılık rehin olarak vermek zorunda kalmıştı. İlim TahsiliCenab-ı Hak Teâla Hazretleri her insanı farklı kabiliyetlerle yaratmıştır. Bazılarına duyduğu hiçbir şeyi unutmayacak bir hafıza, bazılarına da daha farklı istidatlar vermiştir. Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifinde de ifade buyurulduğu üzere bazı insanlar, aldığı yağmurları hemen zaptedip onu yetiştireceği bitkiler için saklayan toprağa benzer ki onlara ne atarsan Allah’ın izni ile hemen neşv-ü nema buluverir. İşte topraktaki suyu tutma kabiliyetine benzetebileceğimiz güçlü bir hafızayı Allah İmam-ı Şafii Hazretlerine nasip etmişti. Bu hafıza onu ilimde o kadar mahir yapmıştı ki, çok az insana nasip olabilecek bir yaşta, daha yedi yaşında hafız olmuştu. Kur’ân’dan sonra İslam’ın ikinci temel kaynağı olan hadise gelmişti sıra. Bunu da İmam-ı Şafii Hazretleri on yaşında İmam-ı Malik’in hadis kitabı Muvatta’yı ezberlemekle halletmişti. Daha sonra yerinde bir silah gibi kullanılabilen dili de çöldeki Hüzeyl kabilesinin yanında kalmak suretiyle halletmiş ve onlardan fasih Arapçayı öğrenmişti. Dilde o kadar ileriye gitti ki Asmaî onun hakkında “Huzeyl’in şiirlerini Kureyş’ten Muhammed bin İdris denilen bir genç ile düzelttim” diyordu. İmam-ı Şafii Hazretleri çölde iki şeye himmetini hasretmişti: bunlardan birincisi ilim ikincisi ise okçuluktu. Okçulukta o kadar iyiydi ki her attığını vuracak seviyeye gelmişti. İmam-ı Şafii Hazretleri daha sonra Mekke’de biraz daha hadis ilmini öğrendikten sonra Mekke valisinin talebi ile Medine’de bulunan devrin büyük imamı İmam-ı Malik Hazretlerinin rahle-i tedrisine girdi. İmam-ı Malik’ten fıkıh ilmini öğrenmek suretiyle Malikî ekolünün fıkhını öğrenmiş oluyordu. İmam-ı Şafii’deki ilim aşkını gören İmam-ı Malik ona “Ey Muhammed! Allah’tan kork ve günahlardan sakın, Allah’ın inayeti ile sen büyük mertebe sahibi bir zât olacaksın. Günah işlemekle Allah’ın kalbine koyduğu bu nuru söndürme!” demişti. Efendimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde “Müminin firasetinden korkun zira o Allah’ın nuru ile bakar” buyurmuşlardır. Firâset sahibi bir mümin bakarken Allah’ın nuruyla bakar ve Allah ona görülmeyecekleri de gösterir. Büyük bir firaset sahibi olan İmam-ı Malik Hazretleri elinden gelen bütün gayreti İmam-ı Şafii Hazretlerine birşeyler öğretebilmek için seferber etmişti. Biz buradan da anlıyoruz ki, bu zâtların tek amacı vardı o da Allah’ın rızasını kazanmaktı. Günümüzde çokça görülen “ben şimdi falanın önünü kesebildiğim kadar keseyim ki ileride bana rakip olmasın” gibi bir hastalık taşımıyorlardı. İmam Şafii’nin bir hasleti de fıkhını diğer üç büyük mezhebin fıkhıyla meczettikten sonra ortaya koymasıydı. İmam-ı Şafii Hazretleri Medine’den sonra Bağdat’a gitmiş orada Ahmed bin Hanbel ile görüşmüş ve ondan da Hanbeli fıkhını öğrenmişti. Kadılık döneminin akabinden Bağdat'ta Muhammed bin Hasan ile görüşmüş ve ondan da Hanefi fıkhını öğrenmişti. Zaten Hanefi fıkhına ilk üstadlarından olan İmam-ı Yusuf Hazretlerinin kanalıyla bir aşinalığı vardı. İmam-ı Şafii Hazretleri Medine’de ilim öğrenirken bazen sâir İslâm ülkelerine de gider ve bu yolla da insanların ahvalini, gittiği ülkelerin tarihini öğrenme ve içtimaî olayları bizzat müşahede etme imkânına sahip olmuş oluyordu. Hz İmam için “şu dört şeyde ustadır denilmektedir: Arapçayı iyi bilmede, insanların ahlâki yapısını bilmede, manalara vukufiyette ve fıkıhta. ”
Devam edecek...
İmam-ı Şafii Hazretleri (2) Bedîuzzaman Hazretleri 19. Mektup’ta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) soyundan gelmiş seyyid ve şeriflerin asıl vazifelerinin İslam’ın emir ve yasaklarını yaşamak suretiyle İslam dinini muhafaza etmek olduğunu, ancak bu şekilde Cedd-i Emcedleri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâyık birer torun olabileceklerini söylüyor. Yine aynı yerde bu vazifeyi ikinci plana atıp siyasete talip olan bazılarının Mısır’da Fatimî, Mağrib ülkelerinde Muvahhidîn ve en son olarak da İran’da Safevi Devletini kurduklarını fakat İslam’a hizmet edemediklerini söylüyor. Siyasette talip olunan makam muayyen bir makam olduğu için o makama çoğu zaman birden fazla talip çıkmış ve bazen de aralarında sürtüşmeler cerayan etmiştir. Yine Bedîuzzaman Hazretleri başka bir yerde bir zaman siyasetle iştigal eden iki mazbut arkadaşının olduğunu fakat bunlardan birinin, kendisine rakip olmasından ötürü diğeri hakkında çok rahat konuşabildiğini buradan da siyasetin meleği şeytan, şeytanı da melek suretinde gösterebileceğini ifade etmektedir. Yine başka bir yerde siyasetin gaddarâne kurallarının olduğunu beyan etmektedir. Efendimiz’in (Sallallâhu aleyhi ve sellem) soyundan gelmek çok büyük bir talih olduğu gibi bazen bu nesebî talih sıkıntılara yol açabilmiştir. Mesela Hz. Hasan (ra) altı ay kadar hilafet vazifesini yürütmüş daha sonra iki büyük topluluğu birbirine kırdırmamak için fedakarlık ederek bu hakkını Hz. Muaviye’ye vermiştir. Her ne kadar Hz. Hasan (ra) siyasetten el-ayak çekse de çok kısa zaman sonra vefat etmiş ve bu durumu bazı siyer kitapları Hz. Hasan şehid edildi şeklinde tarihe not düşmüşlerdir. Bunun yanında İslam tarihinde menfur bir hadise olarak akıllarda kalan Kerbela hadisesinde de dönemin ricâl-i devletinin siyasi bir paranoya yaşaması etkili olmuştur. Hz. Hüseyin (ra) olayında Yezid ve çevresindekiler onun çok rahat bir şekilde etrafına adam toplayabileceğini bildikleri için kesin çözüm olarak Hz. Hasan ve etrafındakilerin şehid edilmelerini düşünmüşlerdir. Bu ve benzeri birçok olayda İslam’a gönül vermiş nice büyük şahıslar şehid edilmişlerdir. Her ne kadar bu potansiyel Peygamber torunlarında olsa da Allah bazı insanları özel donanımlı yaratmış ve onlar için de aynı şartları câri kılmıştır. Bunlardan birisi de İmam-ı Şafii Hazretleridir ki kendisinin de kısa bir siyaset macerası olmuştur. Bir önceki yazıdan da hatırlanacağı üzere Hz. İmam yol parası olmadığı için Yemen’e giderken kendi evlerini ipotek olarak vermiş ancak bu surette vazife yeri Yemen’e gidebilmiştir. İmam-ı Şafii Hazretleri Yemen’de kılı-kırk yararcasına bir hayat yaşamış ve hep adaletle hükmetmiştir. Ne var ki onun bu adalet anlayışı toplum içindeki bazı parazitleri ciddi rahatsız etmiştir. Tufeylî ruhlu bu insanlar onun adaletinden rahatsız olmuşlar ve İmam-ı Şafii Hazretlerini Yemen’den uzaklaştırmanın yollarını aramaya koyulmuşlardır. İmam-ı Şafii Hazretlerini Yemen’e getiren valinin halefi de bu menfur sıfatlara sahip olmanın yanında halka zulmetmeye başlamış ve her defasında İmam-ı Şafii onun karşısında bir adalet abidesi gibi durmuştur. Bu durumdan rahatsızlığını gizlemeyen vali, iftira gibi her türlü kötü yolu denemiş ve en son olarak ta devrin halifesi Harun Reşid’in karşısına yeni bir tezgah ile çıkmıştır. Müfteri vali İmam-ı Şafii Hazretleri hakkında bu kez Hz. Ali’nin soyundan geldiğini, dolayısıyla Abbasi idaresine karşı bazı teşebbüslerinin olduğunu söylemiş ve bunun neticesinde Halife Harun Reşid İmam-ı Şafii Hazretlerini Bağdat’a çağırmış ve İmam-ı Şafii Hanefi Mezhebinden olan Muhammed bin Hasan’ın şahitliği ile ancak kurtulabilmiştir. Bu gelişme Hz. İmam’a asıl yapması gereken vazifenin İslam’ı ilmi olarak temsil etmesinin olduğunu anlatmıştır. İmam-ı Şafii Hazretleri Bağdat ve Hicaz’da ilmi alt yapısını tamamen tamamladıktan sonra Mısır’a geçmiştir. Onun Mısır’ı kendisine yeni mekan ittihaz etmesinde bazı sebebler söz konusu tarih kitaplarında anlatılmaktadır. Bunlardan birincisi devrin Abbasi Halifesi Memun’un atadığı Mısır valisinin Kureyş’ten olması, ikinci sebeb olarak da Halife Memun’un kardeşi Emin ile girdiği hilafet yarışında İran menşeli askerlere daha fazla yer vermesidir. Özellikle bu gelişme Kureyş kabilesinden olan İmam-ı Şafii Hazretlerinin onuruna dokunmuştur. Bir üçüncü sebeb olarak da Mutezilî düşüncelere sahip olan Halife Memun’un etrafındaki önemli yerlere Mutezilî düşünen insanları getirmesi. Halife Memun ilmî danışmanlarını da genel itibariyle Mutezilî düşünen ilim adamlarından seçmişti. İmam-ı Şafii Hazretleri ise öyle düşünen ilim adamlarıyla ilmî münakaşa etmenin fıkhî müeyyidesinin olduğunu etrafındakilere her defasında söylüyordu. Bir ilim adamı olması itibariyle İmam-ı Şafii ya o zamanın ilim merkezi Bağdat’ta kalacak ya da başka bir yere hicret edecekti. Bağdat’taki bu gelişmeler onun nazarını Mısır’a doğru çevirmişti.
İmam-ı Şafii Hazretleri (3) Yüce Allah Hz Adem’i (as) insanoğlunun babası ve aynı zamanda bir nebi olarak dünyaya göndermiştir. Yine Yüce Allah insanoğlunu, dağların ve taşların sahiplenmekten ictinab ettiği emanet/hilafet makamına ehil olarak yaratmıştır. Zaman olmuş insanoğlu cemaat bazında emaneti en iyi şekilde taşımış, zaman olmuş şirazeden çıkmış ve Allah, şirazeden çıkan bu topluluklara nebilerini ve rasüllerini göndererek ikazda bulunmuştur. Kuran’ın “beşîran ve nezîran” diye tavsif ettiği bu mukarrebin topluluğunun son halkası Efendimiz’dir (Sallallahu aleyhi ve sellem). O peygamberlik müessesinin Hâtem’i yani tamamlayıcısıdır. Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgililer diyarına göçtükten sonra onun yerini kendi ifadesiyle “Nebilerin varisleri alimlerdir” dediği alimler doldurmaya çalışmışlardır. Yazımızın mevzuu olan İmam-ı Şafii Hazretleri de peygamber varisi niteliğini taşıyan sıfatlara hâiz bir insandır. Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde “Cennetin mekârih blokajı üzerine oturduğunu inanan bir gönül için hakiki anlamda rahatın ahirette olduğunu” beyan buyurmuşlardır. İmam-ı Şafii Hazretleri de “Dünya sevgisi ile ahiret sevgisinin bir insanın kalbinde cemolunamayacağını” ifade etmiştir. İşte mümin için mekârih blokajı üzerine ikâme edilen bu dünyada İmam-ı Şafii de rahat yüzü görmemiştir. İmam-ı Şafii Hazretleri Bağdat’tan Mısır’a geçmiş orada İslamî hizmetlerini devam ettirmeye çalışmıştır. Şüphesiz onun yapmış olduğu hizmetlerin başında bid’atlara karşı vermiş olduğu mücadelesi gelmektedir. Kuzey Afrika’da ve Endülüs’te halkın İmam-ı Malik Hazretlerine dinin sınırlarıyla bağdaştıramayacağımız sevgisi problem haline gelmiştir. Buralarda yaşayan halk o hale gelmişti ki kendilerine “Allah Rasülü Hz Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor” denildiği zaman cevap olarak hemen “Falan alim de şöyle buyuruyor” gibi bir cevap alınır hale gelmişti; bazıları güneşle gölgesini, ya da ağaçla meyvesini karıştırma veya bir tutma hastalığına düşmüşlerdi . Bunun yanında halk yağmur dualarına kendilerine yakın bildikleri alimlerin sarıkları ile çıkmaya başlamış ve çokları meşrepçilik yapar olmuştu. Bütün bu gelişmelere karşı İmam-ı Şafii Hazretlerinin tavrı çok netti. O bütün bu olanlara halkın tepkisine rağmen karşı çıkmış ve bunların kabul edilemez olduğunu defalarca halka anlatmıştı. Netice olarak halk, İmam-ı Şafii Hazretlerini valiye şikayet etmiş ve onun Mısır’ı terketmesini talep etmişlerdi. İmam-ı Şafii Hazretlerinde mayasıl hastalığı vardı. O, o kadar sıkıntı çekmesine rağmen asla hastalığından şekva etmiyordu. Zaten o çok iyi biliyordu ki hastalığı veren de Allah idi ona şifa verecek olan da yine Allah idi. Kimi kime şikayet edecekti ki. Ona her zamanki gibi yine sabır düşüyordu. Hayatının sonuna doğru kendisine bir maaş bağlanmış fakat o tenezzül etmemişti. En büyük muradı emanetini Emanet Sahibine en güzel bir şekilde dünyanın kiri ve pasıyla kirletmeden takdim etmekti. Selefleri gibi az zamanda çok işler yapmaya muvaffak olmuştu. Hayatının her karesini İslam’a hizmet ile örmüş, ihlas ve samimiyetle de sıvamıştı. Ömrü boyunca günlük birer hatim yapmayı, ramazanlarda ise iki hatim yapmayı âdet haline getirmişti. Son zamanlarında yine Kur’ân aşkıyla yanıyor tâkat getiremeyince de talebesine okutuyor ve öyle dinliyordu. Seleflerinde olan Kur’ân ve ibadet aşkı onda da mevcuttu. Hayatında ibadet ve aksiyon at başı gidiyordu. Bir gününe 15 sayfa dipnotlu kitap yazacabilecek şekilde ilim aşkı ve bunun yanında sabahlara kadar Allah’a ibadet edebilecek ibadet aşkı onda mevcuttu. Hicri 204’de (miladi 820) bu dünyadan bir İslâm müdâfii daha gelip geçmişti. İmam-ı Şafii Hazretleri Mısır’ın Kâhire şehrinde Kurâfe Kabristanlığında medfun bulunmaktadır. Ölümün kendisine yaklaştığının farkında olan Hz İmam’ın ölümüne yakın şu mısralar ağzından dökülmüştür. "Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum" Onun deryasından bize akan şu inciler onun düşünce dünyasını bize ne güzel anlatır: "İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur." "Resûlüllah’ın ve Ashabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem." "Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır." "İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münâfıklık alametidir." "Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur."
|