Cuma namazı ve daru'l harbAhmet Kurucan, Zaman, 26.04.2007 Birbirinden bağımsız, biri Allah'ın emriyle farz olan bir amel, diğeri ülkelerin statülerini belirtmek üzere Müslüman hukukçular tarafından üretilen bir kavram. Ama bu ikisinin yolu bir yerde kesişiyor ve karşımıza 'darü'l harbde cuma namazının vücubiyeti' diye bir durum çıkıyor.
Öncelikle cuma namazının vazgeçilmez bir ibadet olduğunun belirtilmesi ve aksine ihtimal vermeyecek netlikte zihinlere ve gönüllere nakşedilmesi gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, cuma namazı bir iman meselesidir, edası ise Hakk'a ve halka karşı bu imanın ispatıdır. Kur'an'ın, Cuma Suresi 9 ve 10. ayetleri ile farz kılınan cuma namazı hakkında Efendimiz'in (sas) çok farklı beyanları vardır. Bu beyanlar kimi zaman faziletini bildirme, kimi zaman da mazeretsiz namazı terk edenleri zecre yöneliktir. Mesela; iki cuma namazı arasında işlenen günahların affedileceği (Buhari, Cuma, 6), cumada bütün duaların kabul edileceği saat-i icabenin bulunduğu (Hakim, Müstedrek, 1/279), cumayı önemsemeyen ve bu yüzden üç cumayı terk edenin kalbinin mühürleneceği (Ebu Davud, Salat, 204, Müslim, Cuma 12) hadisleri ilk akla gelen ve hemen herkesin bildiği örneklerdendir. Her namaz için olduğu gibi cuma namazının da vücub (farz oluşu) ve edasının (sıhhatinin) şartları vardır. Bu şartları, Efendimiz ve sonraki dönem uygulamalardan hareketle fukaha ortaya koymuştur. Bunlara göre cuma, erkek, cuma kılmasına mâni ölçüde mazereti olmayan, hür ve mukim kişilere farzdır. Kadınlara cumanın farz olup olmaması ayrı bir yazının konusudur. Ama bir tek cümle ile ifade edecek olursak, cumanın kadınlara farz olmaması aslında bir imtiyazın, bir muafiyetin ifadesidir. Bunda fıtri vecibeler ve toplumsal statüler ağırlıklı rol oynamaktadır; yoksa bazılarının iddia ettiği gibi cinsiyet ayrımcılığının göstergesi değildir. Darü'l harbe gelince; 'dar' kelimesi sözlükte mahalle, belde manasına gelse de literatürde siyasi hakimiyeti gayri İslami esaslara göre belirlenmiş veya Müslümanların güvende olmadığı veya Müslümanlara ait olmayan toprak parçası demektir. Görüldüğü gibi üç ayrı tarif var darü'l harble alakalı olarak. Çünkü Müslüman hukukçular bir ülkenin statüsünü belirlemede siyasi hakimiyet, güvenlik ve mülkiyeti esas almışlardır. Yukarıda 'veya'larla belirttiğimiz tarifler de buna göre yapılmıştır. Tersinden bir yaklaşımla şöyle de denilebilir; emniyeti esas alırsak; Müslümanlar içinde yaşadıkları topraklar içinde emniyet ve güven içindeyse orası darü'l harb değildir . Mülkiyeti ölçü alırsak; bir kara parçası tarihte bir tek defa olsa Müslümanların olduysa, artık orası ebediyete kadar darü'l harb olmaz. Kaldı ki darü'l harbin darü'l İslam veya darü'l İslam'ın darü'l harb olması ile alakalı farklı içtihadlar söz konusudur. Bununla birlikte darü'l harb kavramı genelde darü'l İslam harici ülkelerin bütününe verilen isim olmuştur. Hatta halk arasındaki yaygın inanışa göre Müslümanlarla fiili savaş halinde bulunan ülkedir darü'l harb. Müslüman hukukçular arasında yapılan bu müzakerelerde rol oynayan en önemli unsur, gayrimüslimlerle olan siyasi, askerî, kültürel, iktisadi, hukukî, dinî ilişkilerimizdir. Söz elimi 'yabancı ülke' yerine 'harb ülkesi' denilmesi bile başlı başına bir arka plan gerçeğine işaret etmektedir. Çünkü din eksenli siyasi yapılanmaların hakim olduğu dönemlerde, gayrimüslimlerle Müslümanlar sürekli savaş halindedir. Barış hali ise arızidir.
|