Anasayfa arrow Satır Arası arrow Tefekkür Dünyamız arrow İnsanlık Hâlâ Ölmedi
E-posta

İnsanlık Hâlâ Ölmedi 

Musa Hub

 

Image13 Mart 2007 Salı günü, İstanbul boğazına nazır Büyük Çamlıca’nın yamacına kurulu işyerimizde çalışıyoruz. İkindi sonrası, yorgunluk çökmüş üzerimize. Bilgisayarların içine girecekmiş gibi gömülmüşüz, bükülmüşüz… Birden bir şeyler içmek ve rahatlamak geldi içimden, ve içerdeki sükunet ve ağır atmosferi dağıtmak istercesine oda arkadaşlarıma seslendim:

- “Arkadaşlar, ne içiyorsunuz? Coştum, içecekler benden?”
- Tatlı alayım hocam, baklava falan, dedi Selçuk bey.
- Ya o kadar da coşmadım. Ne içersiniz dedim sadece.
- Madem öyle, yeşil çay!
- Hakkı Bey, sen ne alırsın?
- Yeşil Çay!

Ve kantine telefon açtım:

- Alo, 12 numaraya iki yeşil çay. Bir de… Ne var bitkisel çaylardan?
- Portakal-mandalina karışımı çayım var abi.
- Tamam ondan olsun. Hakkı Bey, sen de denemek ister misin?
- Güzel olur. Bakalım onun tadı nasılmış?
- Tamam, o halde 1 yeşil çay, 2 de portakal çayı.
- Özür dilerim hocam, kaç numaran arıyordunuz, hangi odaya getireyim??
- 12 numara. M. H. adına. (Hesaba yazılacak)
- Tamam hocam, birazdan gelir çaylarınız.

3-4 dakika sonra kapıdan, elinde iki bardakla Ahmet Ö. Bey girdi, bizim edebiyatçı, editör-yazar arkadaşlardan. Her zamanki o mütebessim bir çehresiyle:

- Cam bardak olmadığı için plastik bardakla getirdim, kusara bakmayın… dedi.

Ben bir anda donakaldım, kem-küm edercesine:

- Ahmet Bey, bu nedir? Ben kantini aramıştım. Sizi mi aramışım yoksa yanlışlıkla? dedim.
- Evet hocam, nasibimiz varmış demek.
- Ya çok mahcup oldum şimdi. Neden söylemediniz, burası kantin değil diye.
- Estağfirullah hocam, buyurun afiyet olsun…

Ama gerçekten çok utandım. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Meğer odasında var olan kendi şahsî çaylarından, sıcak suya atıp hazırlamış getirmiş. Çayları sallamış, bizi sallamamış. Vazifesi değil, fedakarlık yapmak zorunda değil ve yanlış tel olduğunu söylese, bilakis ben özür dileyeceğim, rahatsız ettiğim için. Şimdi ise özürden daha ağır bir mahcubiyet haleti yaşıyordum. Fakat o, bir yanlış telefonu anında doğru değerlendirmesini bilmiş, editörlüğü/yazarlığı bırakıp kantin çaycısı edasıyla bize çay servisi yapmıştı. Hem de tek olumsuz söz söylemediği gibi, bilakis, faziletini takdir eder mahiyetteki söz ve bakışlarımızdan da utandığı her halinden belli olaraktan. O anda ilk aklıma geleni yaptım:

- Bu güzel hatıranın bir hatırası olsun, Ahmet Bey lütfen buyurun, şunu (güzel bir ajandayı) kabul edin.

Hiç tekellüflü bir estağfirullah’a girmeksizin, edebince aldı ve hafif pembeleşmiş yanaklarıyla odayı terk ederken, bizlere de gömüldüğümüz gündelik meşgaleler içinde bir kere daha insanlığı hatırlatmış oldu, insanlık dersini hatıra bırakmış oldu… O çıkınca, arkasından:

- Bu ne güzellik, bu ne insanlık Allah aşkına! dedim. (Vay be hala insanlık ölmemiş... Böyle bir nesil olduğu müddetçe de insanlık ölmez Allah’ın izniyle, öldüremezler...)
 
Selçuk bey:

- Hocam, siz yazın bu hadiseyi, bir sayfalık makaleye dönüştürün, Ailem dergisine gönderin, faydalı olur.
- Ya, vaktim yok. O kadar çok yapılacak işim var ki, yazılacak şeyim var ki… Siz yazın. Tamam, ben patent (!) istemiyorum. Komşuda pişer, bize de düşer hesabı, haydi siz yazın…

Fakat Selçuk Beyin yazmayacağı kesindi. Ben ise ancak şahsî günlüğüme bir not düşeyim diye aklımdan geçirmiştim ki, tam bu esnada, 2-3 dakika içinde E. K.’dan mail-box’uma gelen bir paylaşımı tıklatınca karşıma çıkan “insanlık dersi”, kalemimi işte böyle tarihe not düşmeye mecbur bıraktı. Mailde kaynağı zikredilmeksizin “aslına değil, faslına bak” hesabınca okuyabileceğimiz ibret-âmiz bir hadise şöyle anlatılmış:


Halifeliği döneminde Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:- "Ey halife, bu  aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin."

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek:  - Söyledikleri doğru mu diye sorar.

Suçlanan genç der ki :-Evet doğru.

Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.

Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki: "Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım; ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve  koparıp yemesine engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı, atıma bir taş attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret" dedi.

Bu söz üzerine Hz Ömer, "Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Cana can! Madem suçunu da kabul ettin!" dedi. [Not: Kazaen öldürmelerde kısas değil, diyet uygulanır. Bu menkıbede eksik bir bilgi olmalıdır. M.H.]

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak-"Efendim bir özrüm var" diyerek konuşmaya başladı, "Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah (cc) indinde sorumlu olursunuz,  bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.

 Hz. Ömer dayanamaz der ki: "Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!"

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki: "Bu zat benim yerime kalır." O zat Hz. Peygamber Efendimizin sav en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr İbni As'dan başkası değildir.

Hz. Ömer, Amr'a dönerek, "Ey Amr, delikanlıyı duydun" der.

O yüce sahabi "Evet, ben kefilim." der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.

Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir, der ki: "Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim."

Hz. Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: "Biz de sözümün arkasındayız."

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki: “Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı, neden geldin?"

Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan) "Ahde vefasızlık etti!" demeyesiniz diye geldim der.
Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As'a der ki: "Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun".

Amr İbni As -Allah kendisinden ebediyyen razı olsun-, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir: "Bu kadar insanIn içerisinden beni seçti. İnsanlık öldü! dedirtmemek için kabul ettim." der.

Sıra gençlere gelir, derler ki: "Biz bu davadan vazgeçiyoruz."

Bu sözün üzerine Hz Ömer : "Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?" der.

Gençlerin cevabı da dehşetlidir: "Merhametli insan kalmadı!" demeyesiniz diye…


O delikanlıya da, Amr İbn-i As’a da, o gençlere de selam olsun, ahir zaman insanlığına bıraktıkları insanlık hatırası ve hatırlatması sebebiyle...

Ne hoş söylemiş, merhum Alvarlı M. Lütfi (Efe) Hazretleri:

“Ben insanım diyen insana düşmez şad'u handanlık
Düşen bîçareyi kaldırmadır âlemde insanlık
Hakikat ehlinin hâli durur dâim perişanlık [Çünkü sürekli başkalarının işini halletmektedir]
Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık
Felekde hâsıl-ı insan isen bir canı incitme [Eğer bu alemde bir insanın özü isen, hiçbir canı incitme]
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zîşanı incitme” [Kim bir mü’mini incitirse, beni incitmiş demektir.]

 

 

Okunma: 482
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yaz
pencereyi küçült | büyüt

busy
 
< Önceki

E-Posta Üyeliği

E-posta listemize kaydolmak için bu formu doldurmanız yeterlidir...






start Player


 ListeNur.de - islami siteler listesi